Ailemizin Peygamberi Hz Muhammed sav

Peygamberimiz sav’in Doğduğu Ortam
Bundan yaklaşık on beş asır öncesi…Mekke…Kurak ve sıcak bir şehirdi. Yazlar çok sıcak ve yağışsızdı. Su çok azdı. İnsanlar kuyu suyuna mahkûmdu. O da bulunabildiği kadarıyla. Dolayısıyla hayat şartları oldukça zordu. Bu zorlu iklime katlanabilen, çöl şartlarında günlerce susuzluğa dayanabilen deve, Araplar’ın en değer verdikleri binek hayvanıydı. Bir de atları vardı Araplar’ın. Her ne kadar çöl şartlarında yetiştirilmesi zor olsa da güzelliği, dayanıklılığı ve sahibine bağlılığı ile tanınırdı bu atlar. Sahipleri için de servetlerinin göstergesiydi. En önemli geçim kaynağı ise ticaretti. Arabistan’ın bir ucundan öbür ucuna giden kervanlar Mekke’den geçiyorlardı. Yılın çeşitli vakitlerinde panayırlar düzen leniyor, Arabistan’ın dört bir tarafından Araplar bu panayırlara akın ediyorlardı. Panayırlarda alışverişin yanı sıra birçok eğlence de düzenleniyordu. Bunların arasında şiir yarışmalarının ayrı bir yeri vardı. Beğenilen şiirler Kâbe’nin duvarına asılıyordu. Mekke’de okuma yazma bilen çok kimse yoktu. Ama yine de şiir ve edebiyat oldukça gelişmişti. Kâbe’nin varlığı Mekke’ye özel bir önem katıyordu. Arabistan’ın her yerinden insanlar hac için Kâbe’ye geliyorlardı. Kâbe’yi tavaf ediyorlar, putları ziyaret ediyorlardı. O dönemde Mekke’de Hz. İbrâhim’in tebliğ ettiği hak dini sürdüren az sayıda kişi vardı. Bunlara Hanif adı veriliyordu. Kâbe, Hz. İsmâil zamanından beri hayatın merkeziydi. Araplar Hz. İbrâhim ve Hz. İsmâil’den beri hac yapmayı sürdürüyorlardı. Ama çoğu tevhit inancından uzaklaşmıştı. Her şeyi putlardan diliyorlar, onlara kurbanlar kesip dualar ediyorlardı. Âhirete de inanmıyorlardı. Kâhinler ve büyücüler toplum içinde çok saygın bir yere sahipti. Derdi, sıkıntısı olan, onlara koşuyordu. Anlaşmazlıklarda onlardan hakemlik yapmaları isteniyor, hakemin dediğine ise kimse itiraz etmiyordu. İçki, kumar ve fuhuş çok yaygındı. Bazı kimseler kız çocuklarını küçük yaşta diri diri toprağa gömebilecek kadar insanlıktan çıkmıştı. Güçlüler zayıfları hep eziyordu. Kadınlar, fakirler, köleler, yabancılar, yolcular hiç güvende değildiler. Kabilecilik ve kan bağı çok önemliydi. Kabileler arasında hep bir üstünlük mücadelesi vardı. Herkes daima kendi kabilesini ve akrabalarını savunmaya hazırdı; ister haklı olsun ister haksız, ister zalim olsun ister mazlum... Kabileden bir kişinin kanı dökülürse bütün kabilenin kanı dökülmüş sayılıyordu. Bu yüzden kan davası ve savaşlar hiç bitmiyordu. Peygamberimiz sav işte bu şehirde, bu ortamda, bu insanların arasında doğdu.
Fil Olayı
Yemen hükümdarı Ebrehe, Yemen’de gösterişli bir kilise yaptırdı. Ancak Araplar bu kiliseye ilgi göstermediler ve Kâbe’yi ziyaret etmeye devam ettiler. Bunun üzerine Ebrehe, Kâbe’yi yerle bir etmek için büyük bir ordu topladı ve Mekke’ye doğru hareket etti. Bu ordunun içinde filler de bulunmaktaydı. Mekke’nin yakınlarına kadar gelen Ebrehe uygun bir yerde karargâh kurdu. Ebrehe, ordusuna Kâbe’yi yıkmak için hareket emri verdiğinde ordunun önündeki fil hareket etmedi. Fil, yönü başka tarafa çevrildiğinde hareket ediyor, ancak Kâbe’ye döndürüldüğünde hiç kıpırdamıyordu. Bu sırada sürüler halinde gelen kuşlar askerlerin üzerlerine sertleşmiş çamurdan taşlar yağdırmaya başladı. Kısa sürede koskoca ordu, kurt yemiş yapraklar gibi döküldü. Ebrehe ve kurtulan az sayıda asker, bozguna uğramış bir hâlde geri döndüler. Bu olay, Kur’an-ı Kerîm’de Fîl sûresinde anlatılmaktadır.
Doğumu ve Çocukluk Yılları
571 yılının Nisan ayı… Fil Olayı’ndan elli gün kadar sonrası… Mekke’de bir bebek doğdu. Annesi Âmine, babası Abdullah. Kureyş kabilesinin Hâşimoğulları kolundan. Abdullah, Âmine ile evlendikten bir süre sonra bir ticaret kervanıyla yolculuğa çıkmış, dönüşte yolda hastalanarak vefat etmişti. Bebek, daha doğarken yetimdi. İlk kaybını henüz doğmadan yaşamıştı bile. Yetim bebeğin doğumu dedesi Abdülmuttalib’e müjdelendi. Abdülmuttalib torununu Kâbe’ye götürdü ve orada ona “Muhammed” (sav) adını koydu. Birkaç ay sonra Muhammed sav bebek, anacığından ve baba ocağın dan ayrılmış, sütannesinin yanında yayladaydı. Çünkü o zamanlar Mekkeliler yeni doğan bebekleri yaylanın sağlıklı havasında büyümeleri için göçebe (bedevî) kabilelerden bir sütanneye verirlerdi. Hz. Muhammed sav de dört yaşına kadar sütannesi Halime ve ailesiyle yaşadı. Dört yaşında ayrılığı ve kavuşmayı birlikte tanıdı. O güne kadar bir arada yaşadığı sütannesinden ve ailesi bildiği insanlardan ayrıldı, yavrucuğunu hasretle bekleyen annesi Âmine ona kavuştu. Fakat bu hüzünlü annenin çocuğu ile geçireceği günler sınırlıydı. İki yıl sonra Âmine oğluyla birlikte Medine’ye akrabalarını ve kocası Abdullah’ın mezarını ziyarete gitti. Yanlarında Âmine’nin emektarı Ümmü Eymen de vardı. Ne var ki Âmine Mekke’ye dönemedi. Dönüş yolculuğunda hastalandı ve vefat etti.
Tanımadığı, bilmediği bir yerde altı yaşında bir çocuk… Annesi artık yanında değil. Babasının mezarını ilk defa ziyaret ettiği bu yolculukta annesini de bırakıp dönüyordu. Sığınabileceği tek kişi Ümmü Eymen’di. Onunla birlikte yolculuğunu tamamladı. Mekke’de onları karşılayan Abdülmuttalib, o günden sonra torununu yanından ayırmadı. Hz. Muham med sav dede sevgisini, ilgisini ve şefkatini belki de hiçbir torunun tatmadığı kadar yoğun yaşadı. Hâşimoğulları’nın başkanı olan Abdülmuttalib, katıldığı toplantılara bile torununu yanında götürdü. Bu sayede o, kabile problemlerinin nasıl çözümlendiğine küçük yaşta tanık oldu. Fakat bu beraberlik de çok sürmedi. Hz. Muhammed(s.a.s.) sekiz yaşındayken dedesi vefat etti. Doğmadan yetim, altı yaşında öksüz ve şimdi de dede yetimi sekiz yaşında bir çocuk… Bu defa amcası Ebu Tâlib’in evi onun yeni yuvasıydı. Bir kere daha yeni bir hayat, yeni bir düzen başlıyordu onun için. Ebu Tâlib’in sevgisi ve karısı Fatma’nın şefkati sardı sarmaladı onu. Hz. Muhammed(s.a.s.) de küçük yaştan itibaren ailesine gücünün yettiğince destek oldu. Kâh çobanlık yaptı kâh amcasıyla birlikte ticaret. Gençlik çağına eriştiğinde amcasından ticareti öğrenmiş, Mekke’nin en güvenilir tüccarı olarak tanınmıştı.
Yüce Rabbimiz buyuruyor ki: “Seni yetim bulup da barındırmadı mı? Seni yolunu kaybetmiş olarak bulup da yola iletmedi mi? Seni ihtiyaç içinde bulup da zengin etmedi mi? Öyleyse sakın yetimi ezme! Sakın isteyeni azarlama! Rabbinin nimetine gelince; işte onu anlat” (Duhâ 6-11)
Erdemliler Sözleşmesi
Mekke’de zulümlerin, haksızlıkların, zorbalıkların ardı arkası kesilmiyordu. Bu durumdan rahatsız olan bazı erdemli kişiler toplanarak bir çözüm yolu bulmaya karar verdiler. Mazlumun yanında olacaklarına, suçlunun karşısında birlik olup mazlumun hakkını koruyacaklarına söz verdiler. Bu antlaşma daha sonraları Hilfü’l-fudûl (erdemliler sözleşmesi) adıyla anıldı. Hz. Muhammed(s.a.s.) de bu erdemli topluluğa katılanlar arasındaydı ve o sırada yirmi-yirmi beş yaşlarındaydı. Bu antlaşmaya katılanlar Mekke’de yapılan her türlü haksızlığı engellemek için birlik ve dayanışma içinde uzun süre gayret gösterdiler. Gruba yeni üye alınmaması dolayısıyla Hilfü’l-fudûl zaman içinde üyelerinin ölümü ile ortadan kalktı. Hz. Peygamber,(s.a.s.) İslâm’dan sonraki yıllarda da Hilfü’l-fudûl’dan övgüyle bahsetmiştir. Bu antlaşmanın kendisi için kızıl tüylü bir deve sürüsünden daha kıymetli olduğunu söylemiş ve “Eğer bugün Hilfü’l-fudûl adına davet edilsem icabet ederdim” buyurmuştur (Müsned, I, )
Güvenilir Muhammed Muhammedül Emin sav
Çocukluğu ticaretin içinde geçen Hz. Muhammed sav yirmili yaşlarında, azimli, itibar sahibi, iyi ahlâklı, olgun hal ve hareketleriyle, güvenilirliğiyle dikkatleri üzerine çeken bir tüccar olmuştu. Ona artık Muhammedü’l-emîn (güvenilir Muhammed) sav deniyordu, Bu özelliği herkes tarafından bilindiği için, uzak yerlere giden kimseler, kıymetli eşyalarını ona emanet ederlerdi. Kervanlarının başında onun olduğunu bilmek mal sahiplerinin içini rahatlatırdı. Kervanın kazancını en doğru biçimde kervan sahibine bildireceğinden kimse şüphe etmezdi. Hz. Muhammed sav bu şekilde Mekke’nin zenginleriyle yaptığı ticarî anlaşmalar sonucunda Bahreyn, Habeşistan, Yemen ve Suriye’ye yolculuklar yaptı. Onun ne kadar güvenilir bir insan olduğunu, Mekke’nin zengin tüccarlarından Hatice de duymakta gecikmedi. Hatice şerefli, zengin, dul bir kadındı. Böylece sermayesi Hatice’den, emeği Hz. Muhammed’den(sav) olmak üzere ticarî bir ilişki başladı. Muhammedü’l-emîn,(s.a.s.) Hz. Hatice adına Yemen ve Suriye taraflarına ticarî yolculuklar yaptı. Başarılı ve dürüst ticaretiyle Hz. Hatice’yi her zaman memnun etti.
Hz. Peygamber’in(s.a.s.) Evliliği ve Çocukları
Hz. Hatice bir süre sonra ona evlilik teklifinde bulundu. Hz. Muhammed(s.a.s.) yirmi beş yaşında, Hz. Hatice ise daha büyüktü. Yüce Rabbimiz buyuruyor ki: “Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin” (Kalem 68 / 4). Âyet meâli üzerinde düşününüz. İki tarafın da rızasıyla düğün yapıldı. Hz. Muhammed(s.a.s.) amcasının evinden ayrılarak Hz. Hatice’nin evine yerleşti. Böylece vefaya, sadakate, saygıya dayanan ve yirmi beş yıl sürecek olan bir beraberlik başlamış oldu. Evlendikleri gün Hz. Hatice, henüz bir çocuk olan Zeyd adlı kölesini eşine hediye etti. Zeyd, Hz. Peygamber’in(s.a.s.) yanında, onun ailesinden biri olarak büyüdü. Ailenin bir diğer ferdi de annesinin emaneti ve en zor günlerinde sığındığı ana kucağı olan Ümmü Eymen’di. Bir müddet sonra bu mutlu aileye minik bir bebek katıldı: Hz. Hatice ve Hz. Muhammed sav’in ilk çocukları Kāsım. O günden sonra Hz. Muhammed sav Ebu’l-Kāsım (Kāsım’ın babası) künyesiyle anılmaya başladı. Kāsım henüz bir bebekken, daha iki yaşını doldurmadan öldü. Hz. Muhammed’in(s.a.s.) çocukluğunda çok yakından tanıştığı ölüm acısı bu defa kendi çocuğunun ölümüyle bir kez daha yüreğindeydi. Kāsım’ın ardından sırasıyla Zeynep, Rukıyye, Ümmü Külsûm ve Fâtıma adlarındaki kızları doğdu. Kızları ve kölesi Zeyd dışında Hz. Muhammed’in(s.a.s.) evinde büyüyen bir çocuk daha vardı. Bu çocuk, amcası Ebu Tâlib’in oğlu Ali idi. Ebu Tâlib geçim sıkıntısı çekiyordu. Bu yüzden Hz. Muhammed sav amcasının oğlu Ali’yi himayesine aldı. Huzurlu bir aile yaşantısı, toplum içinde saygın bir konum, başarılı bir iş hayatı…İşte peygamberliğinin hemen öncesinde Hz. Muhammed...sav. Arap toplumlarında insanlar ilk erkek çocukları doğduktan sonra onun adı ile anılırdı. Ebu (babası) ya da ümmü (annesi) kelimesine çocuğun adı eklenirdi. Bu şekildeki isimlendirmeye künye adı verilirdi. Peygamberimiz savi’n künyesi de Ebu’l-Kāsım idi.
Kâbe’de Bir Hakem
Mekkeli müşrikler Kâbe’nin etrafında toplanmışlar, elinde buhurdanlıkla Kâbe’ye doğru ilerleyen adamı izliyorlardı. Yanan tütsünün güzel kokusu etrafa yayılmıştı. Adam, Kâbe’ye iyice yaklaştı. Elindeki buhurdanlığı Kâbe’nin örtüsüne yaklaştırdı ve aşağı yukarı indirip kaldırarak Kâbe’nin etrafında dönmeye başladı. Tütsünün güzel kokusu Kâbe’nin örtüsüne iyice işlesin istiyordu. Bu sırada hafif bir rüzgâr esiyordu. Herkes kendinden geçmiş bir halde Kâbe’nin tütsülenişini izliyordu. Yanan tütsüden Kâbe’nin örtüsüne ufak bir kıvılcım sıçradı. Fakat kimse farkına varmadı. Ne olduğunu farkettiklerinde ise iş işten geçmişti. Kâbe alevler içindeydi. Bir anda ortalık karıştı. Oradan oraya koşan insanlar, bağıranlar, yardım isteyenler… Bir süre sonra yangın söndürüldü, telâş sona erdi. Ancak olan olmuştu. Kâbe büyük oranda hasar görmüştü. Aradan birkaç hafta geçmişti ki şiddetli bir yağmur başladı. Yağmur bir türlü dinmek bilmiyor, bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Evlerin penceresinden yağmuru seyreden yüzlerde endişe okunuyordu. Bu yağış, mutlaka sel getirecekti. Sonunda korkulan şey gerçekleşti. Kısa bir süre önce yangında harap olan Kâbe, bu kez de sel sularının altında kaldı. Yaşlı bina bu ikinci afete dayanamadı. Sular çekildiğinde Kâbe’den geriye sadece bir enkaz yığını kalmıştı. Şehir meclisi toplandı ve Kâbe’nin yeniden yapılmasına karar verdi. Önce, enkaza dönüşen eski bina yıkıldı. Ardından inşaat başladı. Masraflar bütün şehrin katılımıyla karşılanmıştı ve neredeyse herkes inşaat işinde çalışıyordu. O sıralarda otuz beş yaşında olan Hz. Muhammed(s.a.s.) de taş taşıyor, Kâbe’nin inşasına yardım ediyordu. Nihayet binanın duvarları Hacerülesved’in yerleştirileceği yüksekliğe kadar örüldü. Şimdi yeni bir sorun gündeme gelmişti. Hacerülesved’i yerine kim koyacaktı? Bu büyük onur kime verilecekti? Mekke’nin ileri gelen kabileleri, aralarında anlaşmazlığa düştüler. Herkes bu şerefin kendi kabile reisine verilmesi gerektiğini söylüyordu. Tartışmalar günlerce sürdü. Kabile reisleri, bu onuru birbirlerine kaptırmayacaklarına dair yeminler ediyorlardı. İnşaat yarım kalmıştı ve bu soruna bir türlü çözüm bulunamıyordu. Tartışmalar sürerken içlerinden biri şöyle dedi: “Aklıma bir fikir geldi. Eminim hepiniz kabul edeceksiniz. Buraya gelecek ilk kişiyi bekleyelim. Onu hakem yapalım ve fikrini soralım. O ne derse, o olsun.” Bu teklif herkesin aklına yattı. Kimin geleceğini görmek için beklemeye koyuldular. Bir süre sonra Hz. Muhammed(s.a.s.) göründü. Herkes derin bir nefes aldı. Çünkü onun âdil bir hüküm vereceğinden emindiler. O, güvenilir bir insandı. Ona aldıkları son kararı anlattılar. Hz. Muhammed (s.a.s.) bir süre düşündü ve “Bana bir örtü getirin” dedi. Hemen bir örtü buldular. Hz. Muhammed(s.a.s.) örtüyü yere serdi ve Hacerülesved’i üzerine koydu. Sonra kabile reislerini çağırdı. Her birinin örtünün bir tarafından tutmasını istedi. Böylelikle bütün kabileler Hacerülesved’i taşıma onurunu paylaşmış oldular. Taşın konulması gereken yere gelindiğinde Hz. Muhammed,(s.a.s.) Hacerülesved’i aldı ve yerine koydu. Sorun çözülmüş, şehirde yaşanabilecek muhtemel bir savaş engellenmişti.
İlk Vahiy
Hz. Muhammed (sas) hayatının hiçbir döneminde putlara tapmamıştı. Otuz beş yaşından sonra da insanlardan uzaklaşıp ibadetle ve tefekkürle meşgul olmaya başladı. Bu amaçla ramazan aylarında, yanına yiyecek ve içeceğini alarak Hira mağarasına gidiyordu. Yine, Hira'da bulunduğu sırada, 610 yılının Kadir gecesinde işittiği bir sesle irkildi. Karşısında, adının Cebrâil olduğunu söyleyen bir melek duruyordu. Melek, Allah’ın peygamberi olarak seçildiği müjdesini verdi ona. Ardından “Oku!” dedi. Hz. Peygamber sav) “Ben okuyamam!” diye cevap verdi. Melek tekrar “Oku!” dedi. O yine “Ben okuyamam!” diye karşılık verdi. Melek bir daha “Oku!” diye seslendi. O bir kez daha “Ben okuyamam!” dedi. Sonunda Cebrâil, Alâk sûresinin ilk âyetlerini vahyetti ona. O da onunla birlikte tekrarladı bu âyetleri. Bu ayetlerde Yüce Rabbimiz buyuruyor ki: "Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı “alak”dan yarattı. Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir" (Alâk 1-5). Meleğin okuduğu âyetler kalbine yazılmıştı. Melek daha sonra oradan ayrıldı. Hz. Peygamber (sav) korku ve şaşkınlık içindeydi. Hatta yaşadığı bu olay üzerine kendisi hakkında kuşkuya kapılmıştı. Acaba bu, şeytanın bir aldatmacası mıydı? Evine gitmek için mağaradan çıktı. Mağaradan çıkınca korku ve şaşkınlığı daha da arttı. Melek bütün ufku kaplamıştı ve ona “Ey Muhammed! Sen Allah’ın resûlüsün, ben de Cebrâilim” diye sesleniyordu. Hz. Peygamber (sav) başını hangi tarafa çevirse karşısında onu görüyordu. Sonunda melek ortadan kayboldu. Resûlullah (sas) evine döndüğünde tir tir titriyordu. Yatağına girdi. Eşi Hz. Hatice’ye üzerini örtmesini söyledi. Derin bir uykuya daldı. Uyanınca başından geçenleri anlattı eşine. Hz. Hatice onu şu sözlerle rahatlatmaya çalıştı: “Yemin ederim ki Allah, hiçbir zaman seni utandırıp üzmez. Çünkü sen akrabanı gözetirsin, doğru konuşursun, biçarelerin elinden tutarsın, yoksulları kayırırsın, misafirleri ağırlarsın, haksızlığa uğrayan kimselere yardım edersin.” Ertesi gün Hz. Hatice, onu amcasının oğlu Varaka b. Nevfel’in yanına götürdü. Varaka insanların inatla putperestlikte direttiği bir çağda Hıristiyanlığı kabul etmişti. Tevrat ve İncil okur, İbrânîce’yi bilirdi. Varaka onu dikkatle dinledikten sonra şöyle konuştu: “Sübhanallah! Sen bu toplumun peygamberi olacaksın. Sana gelen, Mûsâ’ya gelen melektir. Kavmin sana yalancı diyecek, eziyet edecek ve seni yurdundan çıkaracak, seninle savaşacak. Şayet o günlere yetişirsem Allah için senin yanında olur, sana yardım ederim.” Nitekim Varaka’nın dedikleri olacak, ancak ömrü o günleri görmeye yetmeyecekti.
Davet Başlıyor
İlk vahiyden sonra bir süre vahiy gelmedi. Hz. Muhammed,(s.a.s.) kendisi için oldukça sıkıntılı geçen bu dönem boyunca, devamlı tefekkürle meşgul oldu ve vahyin tekrar gelmesini bekledi. Nihayet Müddessir sûresinin ilk âyetlerinin vahyedilmesiyle fetret-i vahiy denilen bu kesinti dönemi sona erdi. Bu âyetler Resûlullah’ı(s.a.s.) İslâm’a davetle görevlendirmekteydi. Bunun üzerine Resûlullah,(s.a.s.) davete aile fertlerinden ve yakın çevresindeki samimi dostlarından başladı. İlk olarak eşi Hz. Hatice müslüman oldu. Onu amcasının oğlu Ali, kızları, evlâtlığı Zeyd ve annesinin yardımcısı Ümmü Eymen izledi. Hz. Muhammed,(s.a.s.) en yakın arkadaşı Ebu Bekir’i İslâm’a davet ettiğinde o da tereddütsüz kabul etti. Peygamberimizin(s.a.s.) çevresindeki halka gitgide genişledi. Gizli davet bu şekilde üç yıl kadar devam etti. Bu aşamada Hz. Peygamber,(s.a.s.) müslümanlarla Erkam b. Ebu’l-Erkam’ın evinde gizlice toplandı, gelen vahiyleri onlara aktardı, onlarla sohbet ve ibadet etti. Açıktan davetin Rabbimiz tarafından emredilmesinin ardından Resûlullah(s.a.s.) önce bir ziyafet vererek akrabalarını davet etti. Onlara Allah’ın bir olduğunu, eşi ve benzerinin bulunmadığını, kendisinin de Allah’ın elçisi olduğunu bildirdi. İlk muhalefet, amcası Ebu Leheb’den geldi. Ebu Leheb, akrabalarını birbirine düşürmekle suçladı Resûlullah’ı.(sav) Ona hakaret ederek toplantıdan ayrıldı. Ebu Leheb’in oğulları Hz. Peygamber sav’in kızları Rukıyye ve Ümmü Külsûm ile nişanlıydı. Hz. Peygamber’e(s.a.s) cephe alan Ebu Leheb, oğullarının nişanlarını bozmalarını sağladı. Muhalefetini bundan sonra da hep sürdürdü.
Hz. Peygamber sav’e tâbi olanların sayısı zamanla arttı, sayı arttıkça muhalefet de şiddetlendi. Özellikle putperestliği eleştiren âyetlerin inişinden sonra, Kureyşli müşrikler, Hz. Muhammed sav’i dinlerine ve geleneklerine karşı büyük bir tehlike olarak görmeye başladılar. Ona hakaretler ettiler, zamanla şiddete de başvurdular. Müslümanlara yapılan zulümlerin başını Velîd b. Mugire ve Ebu Cehil çekiyordu. İslâm’ın ilk yılları, müslümanlar için oldukça çetin geçti. Birçok müslüman işkence gördü. En fazla zarar görenler de müslüman kölelerdi. Sahipleri onlara öldüresiye işkence yapıyorlardı. Müslümanlar İslâm uğruna canlarını veriyorlardı. Yâsir ve Sümeyye işkencelerle ilk şehit olan müslümanlardı. Oğulları Ammâr’ın gözleri önünde öldürülmüşlerdi. Habeşli bir köle olan Bilâl de şiddetli işkence görenlerdendi. Sahibi onu kızgın çölde güneşin altında bırakmış, üzerine de kocaman bir kaya koymuştu. Dayanılacak bir durum değildi. Ama bu işkence bile onu dininden döndüremiyordu. Hz. Ebu Bekir, Bilâl’in o halini görünce dayanamayarak onu sahibinden satın aldı ve hemen âzat etti. Bilâl, işkenceden kurtulmakla kalmamış, özgürlüğüne de kavuşmuştu.
Yüce Rabbimiz buyuruyor ki: “Ey örtünüp bürünen (peygamber!) Kalk da uyar. Rabbini yücelt. Nefsini arındır. Şirkten uzak dur” (Müddessir 1-4).
Mekkeli müşrikler Peygamberimiz sav’in mecnun, kâhin, sihirbaz ve şair olduğunu iddia etmişlerdi. (Kur'an-ı Kerîm’in bunlara cevabı için bkz Hûd 7-8, Hicr 6-8,Mü’minûn 70, Sâffât 35-37; Kalem 1-7, 50-52 Hâkka 38-4) Mekkeli müşrikler Kur'an-ı Kerîm’in Allah kelâmı olmadığını iddia etmişlerdi. (Kur'an-ı Kerîm’in bunlara cevabı için bkz. Yûnus 15 Enbiyâ 5-6 Ahkāf 8 Müddessir 25-26) Mekkeli müşriklerin iddialarından biri de Hz. Muhammed sav’in vahiy almak, peygamber olmak için uygun özelliklere sahip olmadığı idi. (Kur'an-ı Kerîm’in bunlara cevabı için bkz İsrâ 94-95, Furkān 7-8, 41, Zuhruf 31-32) Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber sav’i güç duruma düşürmek için başvurdukları yollardan biri de ondan olağanüstü olaylar meydana getirme sini istemek olmuştu. (Kur'an-ı Kerîm’in bunlara cevabı için bkz Yûnus 20 , Hicr 6-8, İsrâ 59, 90-93, Ankebût 50-51 )
Hamza ve Ömer Müslüman Oluyorlar
Bir gün Ebu Cehil ve arkadaşları Hz. Peygamber’e(sav) eziyet ediyorlardı. Buna dayanamayan bir kadın Hz. Peygamber’in(sav) amcası Hamza’ya durumu haber verdi. Hamza avdan yeni dönmüştü. Yeğenine yapılanlar onu hem çok kızdırmış hem de çok üzmüştü. Hamza, o duygularla Ebu Cehil’in yanına gitti, elindeki yayla ona vurdu ve şöyle dedi: “Ben de Muhammed’in dinini kabul ediyorum. Cesareti olan varsa karşıma çıksın!” Bu olaydan kısa bir süre sonra müşriklerin önde gelenlerinden Ömer b. Hattâb, Hz. Peygamber’i(sav) öldürmeye karar verdi ve silâhını kuşanarak yola çıktı. Ne var ki yolda kız kardeşinin ve eniştesinin de müslüman olduklarını öğrendi. Öfkesi daha da artmıştı. Hemen yolunu değiştirerek kız kardeşinin evine gitti. Kız kardeşi ve eniştesi içeride Kur’an okuyorlardı. Ömer, hızla içeri girdi ve eniştesini dövmeye başladı. Araya girmeye çalışan kız kardeşi de Ömer’in darbelerine mâruz kaldı. Dudağından kanlar akarken, Mekke’nin güçlü erkeklerinin bile kendisinden korktuğu ağabeyine haykırdı: “Evet, müslüman olduk, ne yaparsan yap! Dinimizden dönmeyiz!” Ömer, kardeşi nin bu kararlı tavrından etkilenmişti. Okuduklarını getirmelerini istedi. Âyetleri okudukça kalbi İslâm’a meyletti. En sonunda Hz. Peygamber’in(sav) yanına giderek müslüman olduğunu açıkladı. Sıkıntılarla dolu bu dönemde, yiğitlikleriyle meşhur Hamza ve Ömer’in müslüman olmaları, bir dönüm noktası olmuş, müslümanlara cesaret vermişti. Hz. Muhammed’in sav peygamber oluşundan bir süre sonra Hz. Hatice son çocukları Abdullah'ı dünyaya getirdi. Abdullah da ağabeyi gibi henüz bebekken öldü. Sevgili Peygamberimiz sav müşriklerle verdiği mücadele ve sıkıntının arasında ikinci defa çocuğunu toprağa vermenin acısını da yaşadı.
Habeşistan’a Hicret
Resûlullah sav Mekke’de yaşanan sıkıntı ve işkencelere bir çözüm yolu bulamayınca müslümanlara şu tavsiyede bulundu: “İsterseniz ve yapabilirseniz, Habeşistan’a sığının. Zira orada ülkesinde kimseye zulmedilmeyen bir hükümdar var. Orası bir doğruluk ve hakikat ülkesidir. Allah işlerde bir kolaylık verene kadar orada kalın.” Bu, Resûlullah’ın(s.a.s.) belirttiği gibi geçici bir hicretti, yeni bir yurt edinme girişimi değildi. Böylece nübüvvetin beşinci yılında müslümanların bir kısmı, birkaç ay arayla, kafileler hâlinde Habeşistan’a göç ettiler. İlk kafilede on bir erkek, dört kadın bulunmaktaydı. Daha sonra göç edenlerle birlikte toplam muhacir sayısı yüzü aştı. Habeşistan’a gidenler arasında Hz. Peygamber sav’in kızı Rukıyye ve eşi Osman b. Affân da vardı. Bu arada Kureyşliler Habeşistan’a elçiler göndererek müslümanların iadesini istediler. Habeşistan Necâşîsi Ashame âdil bir hükümdardı. Müslümanları dinlemeden kararını vermedi. Bu görüşmede Ca‘fer b. Ebu Tâlib, müslümanların sözcüsü oldu. Büyük bir cesaret ve açıklıkla İslâm inançlarını açıkladı, müslümanların yurtlarını niçin terketmek zorunda kaldıklarını anlattı. Sonunda Kureyş elçileri Mekke’ye eli boş döndüler.
Boykot
Mekke’de kalan müslümanların yaşadığı güçlükler devam ediyor ve onları daha çetin günler bekliyordu. Müslüman olsun ya da olmasın, bütün Hâşimoğulları, kabileci geleneğin gereği olarak Hz. Muhammed sav’e destek veriyordu. Müşriklerin Hz. Muhammed sav’le mücadele edebilmeleri için bu desteği kırmaları gerekiyordu. Müşrikler, Hâşimoğulları’ndan, Hz. Muhammed(s.a.s.)’i kendilerine teslim etmelerini istediler. İstekleri yerine getirilmezse Hâşimoğulları ile ve müslümanlarla bütün ilişkilerini keseceklerini bildirdiler. Hâşimoğulları bu teklifi kabul etmedi. Bunun üzerine müşrikler, bundan böyle kendilerinden hiç kimsenin onlarla konuşmayacağını, alışveriş etmeyeceğini, onlardan biriyle evlenmeyeceğini ilân ettiler. Bu kararlarını yazarak Kâbe’ye astılar. Bu yazıyla başlayan boykot iki üç yıl devam etti. Bu süre boyunca Hâşimoğulları ve müslümanlar Mekke’nin mahallelerinden birinde kuşatma altında tutuldular, sadece haram aylarda dışarı çıkabildiler. Nihayet müşrik de olsa insaflı birkaç kişi çıktı ortaya. Hedefleri boykotun kaldırılmasıydı. Bu kişilerden biri olan Züheyr, bir sabah Kureyş’in ileri gelenlerine şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu! Yaptığımız şey, insanlığa yakışmaz. Biz her imkândan yararlanırken kabilemizin bir kolu olan Hâşimoğulları’nın aç bırakılması insafa sığmaz. Bu karar bozulmalıdır. Andolsun ki bu zalim ahitnâme yırtılmadıkça buradan ayrılmayacağım.” Kureyşliler bu konu üzerinde tartışırlarken Hz. Peygamber(s.a.s.) boykot kararını içeren, Kâbe’deki yazının kurtlar tarafından yendiğini haber verdi. Müşrikler, bu haber kendilerine ulaşır ulaşmaz, yazının asılı olduğu yere gidip baktılar ve gördüler ki söylenen doğruydu. Baştaki “Bismikellahümme” sözü dışındaki bütün yazılar yenmişti. Kâbe’ye asılan yazı indirildi. Böylece boykot sona ermiş oldu.
Câhiliye Arapları, bütün yazılı antlaşmalara “Bismikellahümme/Allah'ım senin isminle” ifadesi ile başlıyorlardı.
Hüzün Yılı
Boykotun kalkmasının üzerinden sekiz ay geçmişti. Hz. Peygamber’in(s.a.s.) amcası Ebu Tâlib vefat etti. Üç gün sonra da yirmi beş yıllık hayat arkadaşı Hz. Hatice... Her ikisinin vefatı Resûlullah’ı(s.a.s.) çok üzdü çünkü onlar hem çok sevdiği iki yakını hem de müslümanların koruyucusuydular. Yürek yaralayıcı bu iki vefat olayı sebebiyle meydana geldiği bu yıla senetü’l-hüzün (hüzün yılı) adı verilmiştir. Tâif’e Yolculuk Resûlullah,(s.a.s.) Mekke dışında, davasını duyuracağı yeni bir yer aramaya koyuldu. En uygun yerin Tâif olduğunda karar kıldı. Orada davetine destek bulacağını ümit ediyordu. Zeyd b. Hârise’yle birlikte yola çıktı. Şehre ulaşınca halka hitap etmeden önce şehrin ileri gelenleriyle görüştü. Karşılaştığı tek şey hakaretler ve alaycı sözler oldu. Bunun üzerine yanlarından ayrıldı fakat onların kışkırtmalarıyla harekete geçen Tâifli çocukların ve kölelerin saldırısına uğradı; alaya alındı, hakaret gördü ve taşlandı. Atılan taşlar yüzünden mübarek ayakları yaralanan Hz. Peygamber sav’i korumaya çalışan Zeyd de başından yaralandı. Bu saldırılar karşısında Resûlullah(s.a.s.) bir bağa sığınmak zorunda kaldı. Bağın koruyucusu Addâs, aralarında geçen konuşmadan sonra müslüman oldu. Ardından Resûlullah(s.a.s.) Mekke’ye döndü.
Müslümanlar, Hz. Peygamber sav’in tekrar evlenmesinin, sıkıntılarını biraz olsun hafifleteceğini düşünüyorlardı. Bir gün sahâbî hanımlardan Havle bint Hakîm, Hz. Peygamber sav’le bu konuyu görüştü. Onun evlenmesi gerektiğini ve isterse uygun birisini araştırabileceğini söyledi. Hz. Peygamber sav bu teklifi kabul etti. Böylece Havle, Hz. Peygamber sav’in de onayıyla Sevde bint Zem’a’yı ve Âişe bint Ebu Bekir’i ona istedi. Hz. Peygamber, (s.a.s.) Sevde ile hicretten iki yıl önce evlendi. Âişe’yle nikâh kıyılmakla beraber düğün hicretten sonra gerçekleşti.
İsrâ ve Mi‘rac
Halkından gördüğü hakaret ve eziyetler, boykot yıllarında yaşadığı sıkıntılı günler, en çok sevdiği iki yakınının art arda ölümü ve Tâif ’te başına gelenler… Bütün bu zorlu günlerin ardında Hz. Peygamber’i (s.a.s.) bekleyen bir mükâfat vardı: isrâ ve mi‘rac. İsrâ ve mi‘rac, Hz. Peygamber’in,(s.a.s.) aklın sınırları dışına taşan bir yolculuğudur. Mekke’de Mescid-i Harâm’dan başlayıp Kudüs’te Mescid-i Aksâ’ya, oradan da göğün ötesine uzanan bu mûcizevî yolculuk, Allah’ın izni ve yardımı ile gerçekleşti. Bu olayla inananların imanları daha da güçlendi. Beş vakit namaz, hicretten önce meydana gelen bu olay esnasında farz kılındı.
Yüce Rabbimiz buyuruyor ki: "Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir" (İsrâ 1).
Yesribliler'le Görüşme
Hz. Peygamber sav, davetini yayacağı yeni bir ortam arayışındaydı. Hac mevsiminde Arabistan’ın her tarafından insanlar Kâbe’yi ziyaret etmek üzere Mekke’ye gelirdi. Bu, önemli bir fırsattı. Resûlullah sav hacılarla görüşmeye başladı. Onları İslâm’a davet etti. Görüştüğü kabilelerden sürekli olumsuz cevaplar aldı, ama yine de ümitsizliğe kapılmadı. Bu sırada Yesribliler'le de görüştü. Akabe’de yapılan bir görüşmenin sonunda, Yesrib’den altı kişi İslâm’ı kabul etti. Akabe görüşmesi denilen bu olay İslâm davetinde bir dönüm noktası oldu. Bu altı kişi, diğer Yesribliler'i de İslâm’a davet edecekleri sözünü vererek ayrıldılar. Ertesi yıl tekrar geldiler. Yanlarında altı kişi daha vardı. Yine Akabe’de Resûlullah sav ile görüştüler. Ona biat ettiler ve bundan böyle Allah’a şirk koşmayacaklarına, zina ve hırsızlık yapmayacaklarına, iftiradan sakınacaklarına, evlâtlarını öldürmeyeceklerine, Hz. Peygamber’in(s.a.s.) emirlerine uyacaklarına ve Allah uğrunda kimsenin kınamasından çekinmeyeceklerine dair söz verdiler. Bu olaya Birinci Akabe Biatı denildi. Akabe Biatı bir tohumdu ve ağaç haline gelmesi için uzun zaman beklemek gerekmeyecekti.
Yesrib’e Davet
Akabe Biatı’ndan sonra Hz. Peygamber,(s.a.s.) Mus‘ab b. Umeyr’i Yesrib’e gönderdi. Mus‘ab bir yıl boyunca orada İslâm’ı anlattı. Yesribli müslümanların sayısı günden güne arttı. Ertesi yıl hac mevsiminde Hz. Peygamber sav’le görüşmek için Mekke’ye gelen Yesribliler artık yetmiş beş kişiydi. Sevgili Peygamberimiz sav onlarla da Akabe’de buluştu. Henüz müslüman olmayan amcası Abbas da beraberindeydi. Yesribliler Hz. Peygamber’i(s.a.s.) kendi şehirlerine davet ettiler. Hz. Peygamber sav’in amcası Abbas, onlara Hz. Muhammed’i(s.a.s.) memleketlerine götürdükleri zaman çeşitli sıkıntı larla karşılaşabileceklerini, müşrik kabilelerin onlara düşmanlık yapabileceklerini hatırlattı. Böyle bir durumda onu düşmanlarına teslim edeceklerse bu işten şimdiden vazgeçmeleri uyarısında bulundu. Yesribliler canlarını, mallarını, çocuklarını ve kadınlarını korudukları gibi onu koruyacaklarına; rahat günlerde de sıkıntılı zamanlarda da ona itaat edeceklerine; bollukta da darlıkta da gerekli malî fedakârlıkta bulunacaklarına; iyiliği emredip kötülüğe engel olacaklarına; hakka bağlı olma konusunda hiç kimseden çekinmeyeceklerine dair söz vererek Hz. Peygamber sav’e biat ettiler. Bu olaya da İkinci Akabe Biatı denildi.
Mus‘ab b. Umeyr
Mus‘ab, Mekke’nin zengin bir ailesine mensuptu ve Mekke’nin en yakışıklısı olarak biliniyordu. Sahip olduğu bütün zenginliklerden vazgeçerek İslâm’ı kabul etmişti. Ailesinin tepkisinden çekindiği için müslüman olduğunu başlangıçta ailesinden gizledi. Fakat kısa bir süre sonra ailesi onun müslüman olduğunu öğrendi. Tekrar eski dinine dönmesi için onu hapsettiler. Sıkıntılı bir dönemin ardından Mus‘ab, Habeşistan’a hicret etti. Bir süre sonra Mekke’ye döndü ve Medine’ye gidip orada İslâm’ı anlatmakla görevlendirildi. Böylece Medine’ye hicret eden ilk muhacir oldu. Bir yıl sonra Hz. Peygamber sav’e büyük bir müjdeyle geldi. “Medine’de İslâm’ın girmediği ev kalmadı ya Resûlullah!” diyordu Akabe’de. Mus‘ab’ın ön saflardaki görevi hicretten sonra da devam etti. Bedir Savaşı’nda “Resûlullah sav’ın sancaktarı” olarak ün yaptı. Uhud Savaşı’nda da bu görev ona verildi ve “Resûlullah sav’ın sancaktarı olarak Uhud şehitleri arasında yerini aldı. Dünya malına değer vermeyen bu sahâbînin cenazesi defnedilirken kefeni, başını içine aldığında ayaklarını açıkta bırakıyor, ayaklarını örttüğünde başını açıkta bırakıyordu.
Hicret İzni ve Hain Plan
Akabe biatlarının ardından Mekkeli müslümanlar Medine’ye göç etmeye başladılar. Hz. Muhammed sav de kendisi için Rabbinden hicret izni beklemekteydi. Nihayet beklenen izin geldi. Müşrikler Resû lullah sav’in Medine’ye göç etmesini engellemek istiyorlardı. Çünkü onun başka bir şehre yerleşmesi İslâm’ın yayılışını hızlandıracaktı. Bunun için aralarında toplanarak ne yapacaklarını müzakere ettiler. Peygamberimiz sav‘in sürgüne gönderilmesi, hapse atılması ve öldürülmesi de dâhil pek çok plan üzerin de durdular. Sonunda onu öldürmeye karar verdiler. Ancak Hâşimoğulları’nın kan davası gütmesini engellemenin de bir yolunu bulmaları gerekiyordu. Bir plan yaptılar: Her aileden bir kişi seçilecekti. Bu kişiler hep birlikte Hz. Muhammed sav’i geceleyin yatağında uyurken öldürecekti. Böylece Hâşimoğul ları bütün Mekke’yi karşısına alamayacaktı. Kendilerince kusursuz bir plan yapmışlardı. Fakat görevli kişiler suikast hazırlıklarına koyulduğu sırada, Hz. Peygamber sav durum dan haberdar oldu. Müşrikler bütün düşmanlıklarına rağmen, Hz. Muhammed sav’in dürüstlüğüne güvenmiş ve emanetlerini ona teslim etmişlerdi. Peygamberimiz sav suikast gecesi kendisinde bulunan emanetleri sahiplerine iade etsin diye Hz. Ali’ye bıraktı. Suikastçıları yanıltmak için de Hz. Ali’den o gece kendi yatağında yatmasını istedi. Ona “Benim yatağımda yat ve uyu. Sana onlardan zarar gelmeyecek.” dedi. Gece yarısı, kendisini öldürmek le görevli olan grup kapının önünde beklerken o, Yâsîn sûresinden âyetler okuyarak evden çıkıp gitti. Onu kimse göremedi. Müşrikler, Hz. Peygamber’in (sav) çoğu geceler ibadet etmek için Kâbe’ye gittiğini biliyorlardı. Niyetleri dışarı çıktığında onu öldürmekti. Eve girmek istemiyorlardı. Zira gece yarısı, kadınların da bulunduğu bir eve girmeyi şerefsizlik olarak kabul ediyorlardı. Bu yüzden sabaha kadar beklediler. Geceleyin içeriye baktıklarında Resûlullah’ın (s.a.s.) abasına bürünüp yatan Hz. Ali’yi görmüş ve Hz. Muhammed (sas)i gördüklerinden hiç kuşku duymamışlardı. Nihayet Hz. Ali (ra) sabah namazına kalktığında durumun farkına vardılar. Hz. Muhammed (sav)i ellerinden nasıl kaçır dıklarını bir türlü anlayamadılar. Onlar bu durum karşısında hayıflanmaktan başka bir şey yapamadılar.
Yüce Rabbimiz buyuruyor ki: “Eğer siz ona (peygambere) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkâr edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke’den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, ‘Üzülme, çünkü Allah bizimle beraber’ diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş, böylece inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah’ın sözü ise en yücedir. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir” (Tevbe 40).
Mağaradaki İki Dost
Sevgili Peygamberimiz sav evden ayrılıp dostu Hz. Ebu Bekir ile buluştu. Birlikte yola çıktılar. Müşrikleri şaşırtmak için Medine’nin bulunduğu istikamete zıt yönde ilerleyerek Sevr dağına gittiler ve bir mağaraya gizlendiler. Hz. Peygamber sav’in Mekke’den ayrıldığını anlayan müşrikler de hemen harekete geçtiler. Yanlarına iz sürücüler alarak takibe başladılar. Mağaranın kapısına kadar geldiler. Ancak mağaraya girmediler. Çünkü bir örümcek, mağaranın ağzını kapatacak şekilde bir ağ örmüştü. Ayrıca bir çift güvercin de mağaranın ağzındaki bodur bir ağacın dalları arasına yuva yapmıştı. Bunu gören müşrikler mağaranın içinde kimsenin olamayacağını düşündüler ve geri döndüler. Resûlullah sav ve arkadaşı Ebu Bekir mağarada üç gün kaldılar. Üç günün sonunda Sevr dağının eteklerinde Abdullah b. Uraykıt ile buluştular. Mekke’den ayrılmadan önce kendilerine kılavuzluk yapması için onunla anlaş mışlardı. Abdullah b. Uraykıt müşrikti, ancak güvenilir ve mert bir kişiydi. Hz. Ebu Bekir’in ona emanet ettiği develeri de beraberinde getirmişti. Böylece zorlu bir yolculuk başladı. Kimsenin pek bilmediği bir güzergâhı izleyerek yola devam ettiler. Bazen sarp geçitlerden geçtiler, bazen çölün ortasından…
İlk Mescid, İlk Cuma, İlk Hutbe
Kutlu yolculuk sürerken Yesribli müslümanlara Hz. Peygamber’in(s.a.s.) Mekke’den ayrıldığı haberi ulaştı. Yesrib’deki müslümanlar, her sabah kalkıp onun yolunu gözlüyorlardı. Nihayet bir pazartesi sabahı, beklenen misafir Yesrib’e yakın bir mesafede bulunan Kubâ’ya ulaştı. Peygamberimiz(s.a.s.) burada birkaç gün kaldı ve bir mescit yaptırdı. Bir cuma günü de buradan ayrıldı. İlk cuma namazını yolda Benî Sâlim yurdundaki Rânûnâ vadisinde kıldırdı ve ilk hutbeyi okudu. Peygamberimiz(s.a.s.) ve beraberindekiler namazdan sonra Medine’ye doğru yola devam ettiler....
Ve Medine
Yol, Yesrib’e ulaştı. Artık Yesrib, Yesrib olarak kalmayacak; Medinetü’r-resûl adını alacaktı; yani Peygamber şehri. O peygamber ki kendisini evlerine davet edenlerin hiçbirini kırmak istemiyordu; Kasvâ adındaki devesini kendi başına bıraktı ve onun önünde çökeceği eve misafir olacağını bildirdi. Fakat Kasvâ, bir arsaya çöktü. Bunun üzerine Allah’ın elçisi sav, oraya en yakın haneye misafir oldu. Bu bahtiyar hane, Ebu Eyyûb el-Ensarî’nin eviydi. Devenin çöktüğü arsaya da Mescid-i Nebevî’nin yapılmasına karar verildi. Daha sonra Resûlullah sav, Hz. Zeyd’i Mekke’ye gönderdi ve orada kalan aile fertlerini de Medine’ye getirtti. Kısa bir süre sonra Hz. Peygamber sav ve arkadaşları hep birlikte çalışarak mescidi yapmaya başladılar. Peygamberimiz sav, de ashabıyla birlikte çalışıyor, taşları, ağaçları taşıyarak onlara yardımcı oluyordu. Mescidin yapımı kısa sürede tamamlandı. Resûlullah sav’in evi de bu mescide bitişik odalardan meydana geliyordu. Mescidin güney duvarı boyunca Suffe denilen bir gölgelik bulunmaktaydı. Suffe gündüzleri bir okul şeklinde kullanılan, geceleri ise barınacak yeri olmayan, kimsesiz, bekâr, Medine’ye göç etmiş ilim talebelerinin kalabileceği bir yerdi. Burada kalan lara ashâb-ı Suffe denirdi. Peygamberimiz sav onların ihtiyaçları ile yakından ilgilenir ve zengin müslüman ları onlara yardım etmeye teşvik ederdi.
Yeni Bir Düzen
Hz. Peygamber sav’in gelişiyle Medine, sosyal açıdan büyük değişimler yaşamaya başladı. İslâm’dan önce Medine’de putperest Arap kabileleri ile yahudi kabileleri birlikte yaşıyorlardı. Şimdi buna bir de müslümanlar eklenmişti. Bu kadar farklı grupların bir arada yaşayabilmesi için sistemli bir yapılanmaya ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacı fark eden Resûlullah sav yazılı bir antlaşma hazırlattı. Bu metinde bir şehrin ortak sakinleri olarak müslümanlar ve yahudilerin uymaları gereken prensipler ile müslümanların kendi aralarında tâbi olacakları kurallar belirlendi. Bu antlaşmayla müslümanlar arasında her türlü yakınlık ve akrabalıktan önde gelen, din kardeşliği temeline oturan bir birliktelik öngörülmekteydi. Ayrıca Peygamberimiz sav ihtilâflarda son karar mercii olarak tanınmakta, yahudilere de şehrin savunmasında müslümanlarla iş birliği yapma sorumluluğu yüklenmekteydi. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hazırlattığı ve Medine Vesikası olarak bilinen bu ilk yazılı antlaşma, müslümanların başka toplumlarla beraber yaşama tecrübesinin de ilk yazılı belgesidir.
Kardeşlik
Mekke’den gelen muhacir müslümanlar baskı ve işkenceden kurtulmuşlardı. Ancak yine de yeni bir şehre yerleşmenin getirdiği birçok sorun vardı karşılarında: İlk sorun, Medine’nin iklimine alışkın olmadıkları için muhacirlerin hastalıklarla boğuşmalarıydı. Ensarın bütün yardımseverliğine rağmen, yeni bir şehirde evsiz ve işsiz olmanın güçlüğü ikinci bir sorundu. Ensarın yardımlarının daha sistemli hale getirilmesi ve herkesi kuşatan bir bütünleşmenin sağlanması gerekiyordu. Kâinatın sevgilisi Hz. Muhammed’in(s.a.s.) Medine’ye varışının üzerinden beş ay geçmiş, bu süre içinde hastalıklar da büyük oranda atlatılmıştı. Resûlullah, (s.a.s.) ensar ve muhacirlerin katıldığı bir toplantı düzenledi. Bu toplantıda maddî açıdan müsait olan Medineli her ailenin, birer muhacir aileyi kendi yanlarına almaları kararlaştırıldı. Bu, bir kardeşlik antlaşması idi. Kardeş aileler birlikte çalışacaklar ve her şeyi paylaşacaklardı. Böylece 186 Mekkeli aile, Medineli kardeşlerinin evlerine yerleştirildi. O güne kadar birer misafir olan muhacirlerin artık kardeşleriyle paylaştıkları bir evleri ve işleri vardı. Muhacirler, bu yeni şehirde sosyal ve ekonomik açıdan kendilerine yeterli olana kadar bu durum devam edecekti.
Muhacir: Bir yerden başka bir yere giden, hicret eden kimselere; özellikle Mekke’den Medine’ye hicret eden sahâbîlere verilen isim. Ensar: Mekke’den hicret eden Hz. Peygamber sav’ive muhacirleri hoşnutlukla karşılayan ve onlara yardım etmiş olan Medineli müslümanlara verilen isim.
Bedir Gazvesi
Müslümanların Medine’yi yurt edinmesi Kureyşli müşrikleri endişelendiriyordu. Zira müslümanların giderek güçlenmeleri kendi itibarlarını sarsacaktı. Bu yüzden Medineliler’e baskı yapmaya başladılar, onları tehdit ettiler. İki taraf arasında oluşan gerginlik gitgide büyüdü. Sonunda Mekkeli müşrikler ile Medineli müslümanlar Bedir kuyularının yakınında karşı karşıya geldi. Müşriklerin ordusu 1000 kişi kadardı. Yanlarında 100 at ve 700 deve bulunmaktaydı. Müslümanlar ise 300 kişi civarındaydı. Müslüman ordusunda da 2 at ve 70 deve vardı. Resûlullah,(s.a.s.) Mekkeliler’e Hz. Ömer’i elçi olarak gönderdi ve Mekke’ye dönmelerini teklif etti. Fakat onlar savaşta ısrar ettiler. Bunun üzerine savaş başladı. Savaş, ikindiye doğru sayılarının azlığına rağmen müslümanların zaferiyle sona erdi. Allah, Ehl-i Bedir’e yardımını göndermişti. Başta Ebu Cehil olmak üzere 70 müşrik öldürülmüş, 70 kişi de esir alınmıştı. Bedir zaferi, Arap yarımadasında müslümanların adının duyulmasına ve itibar kazanmalarına sebep oldu. İslâm’ın tebliği için de daha geniş imkânlar elde edildi. Bedir Gazvesi’nin sonucu Medineli yahudileri büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü onlar Mekkeliler’in kazanacağını, böylece müslümanlardan kurtulacaklarını düşünüyorlardı. Bedir Gazvesi’nden sonra yahudi kabilelerinden Kaynukaoğulları ile müslümanlar arasında yaşanan gerilim küçük bir savaşa dönüştü. Sonunda Kaynukaoğulları şehirden çıkarıldı. Antlaşmayı bozmayan diğer iki yahudi kabilesi ise Medine’de kaldı. Şavaşta tam bir hezimete uğramış olan Mekkeli müşrikler, müslümanlardan intikam almak için yeminler ettiler. Savaşta öldürülen Ebu Cehil’in yerine Ebu Süfyân’ı Mekke’nin başkanlığına getirerek hemen yeni bir savaş hazırlığına giriştiler.
Hz. Peygamber(s.a.s.) Bedir Gazvesi’ne çıkarken kızı Hz. Rukıyye’yi hasta yatağında bırakmıştı. Damadı Hz. Osman da karısı Hz. Rukıyye’yi yalnız bırakamadığı için savaşa katılamamıştı. Hz. Peygamber(s.a.s.) savaştan döndüğünde o yürek paralayıcı haberi aldı; kızı Rukıyye vefat etmişti. Bedir Savaşı’ndan birkaç hafta sonra Hz. Peygamber(s.a.s.) kızı Fâtıma’yı Hz. Ali’yle evlendirdi. Bir yıl sonra da Hz. Fâtıma ile Hz. Ali’nin bir oğulları oldu. Hz. Peygamber,(s.a.s) torununun kulağına ezan okudu ve ona “güzel” anlamına gelen “Hasan” ismini verdi.
Uhud…
Bedir Gazvesi’nin üzerinden on üç ay geçmişti. Mekkeliler, civardaki kabilelerden de destek alarak 3000 kişilik büyük bir ordu topladılar. Medine’ye doğru yola çıktılar. Müslümanlar ise 1000 kişilik bir orduyla Medine’den ayrıldılar. Münafıkların reisi olan Abdullah b. Übey, yolda bozgunculuk çıkararak beraberindeki 300 kişi ile birlikte geri döndü. Böylece müslümanlar, 300 kişilik bir kayıpla Uhud dağının eteklerine kadar geldiler. Hz. Peygamber(s.a.s.) müslüman askerlerin arkasına denk düşen bir tepeye okçular yerleştirdi ve bu okçulara, ne olursa olsun bulundukları yeri terketmemelerini emretti. Savaşın başlangıcında Mekkeliler müslümanların hamleleri karşısında bozguna uğrayıp kaçmaya başladılar. Resûlullah’ın(s.a.s.) tepeye yerleştirdiği okçular düşmanın kaçtığını görünce harekete geçtiler ve yerlerini terk ettiler. Müşrikler bu fırsatı değerlendirdiler, müslümanlara arkadan saldırdılar. Böylece müslümanlar iki düşman kuvveti arasında sıkışıp kaldılar. Zor anlar yaşayan müslümanlar, kayıp vermeye başladılar. Birçok Müslüman şehit edildi. Bunlar arasında Hz. Peygamber(s.a.s.)’in amcası, Allah’ın arslanı Hz. Hamza da vardı. Savaşta Peygamberimiz(s.a.s.) de mübarek yüzünden yaralandı. Savaşın kızıştığı bir anda Resûlullah’ın(s.a.s.) şehit olduğu söylentisi yayıldı. Bu söylenti üzerine müşrikler, amaçlarına ulaştıklarını sandılar. Artık Bedir’de ölen yakınlarının intikamını aldıklarını düşünüyorlardı. Geri çekilip Mekke’ye döndüler. Uhud Gazvesi sırasında Medine’deki yahudi kabilelerinden Nadîroğulları antlaşmayı bozmuş, müşrikleri müslümanlara karşı tahrik etmişti. Hz. Peygamber,(s.a.s.) antlaşmayı bozdukları için Uhud Gazvesi’nden hemen sonra onların kalesini kuşatma altına aldı. Çaresiz kalan Nadîroğulları, müslümanlarla bir antlaşma yaptılar ve Medine’yi terk edip Hayber’e yerleştiler. Bu olayların yaşandığı sene Hz. Fâtıma ile Hz. Ali’nin ikinci çocukları doğdu. Peygamberimiz(s.a.s.) torununa “güzelcik” anlamına gelen “Hüseyin” adını verdi.
Hendek Savaşı
Hayber’e yerleşen yahudilerin müslümanlara duyduğu öfke dinmemişti. Bu yüzden müslümanlarla savaşmak üzere müttefik aramaya başladılar. Başta Kureyş müşrikleri olmak üzere civardaki birçok Arap kabilesiyle görüştüler. Nihayet büyük bir ordu oluşturup Medine’ye doğru harekete geçtiler. İki ayrı koldan Medine’ye doğru ilerleyen ordu, Kureyş’in Uhud’daki gücünün üç katıydı. Müslümanlar bu defa Medine’de kalarak şehri savunma kararı aldılar. Selmân-ı Fârisî’nin teklifi üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) şehrin savunulması gereken yerlerine hendekler kazdırdı. Kendisi de herkesle beraber çalıştı. Hendeği kazma çalışmaları bittiğinde düşman kuvvetleri de uzaktan göründü. Böyle bir hendekle karşılaşacaklarını hiç ummuyorlardı. Ne yapacaklarını şaşırdılar. Hendek, müslümanlar tarafından sürekli kontrol altında tutuluyor ve düşman birliklerinin hendeği aşmasına fırsat verilmiyordu. Kuşatma bir aya yakın sürdü. Bu esnada Medine’nin içinde bulunan yahudi kabilesi Kurayzaoğulları, müslümanlarla olan antlaşmalarını bozdu; düşmanın tarafında yer aldı. Kurayzaoğulları’nın bu tavrı müslümanları oldukça zor bir durumda bıraktı. Çünkü Kurayzaoğulları’nın saf değiştirmesi, bundan böyle şehrin içinde de düşmanların bulunması anlamına geliyordu.
Hz. Peygamber, (s.a.s.) İslâm’ı yeni kabul etmiş olan Nuaym b. Mes‘ûd’u, Kurayzaoğulları ile Kureyş ve müttefikleri arasındaki antlaşmayı bozmak üzere görevlendirdi. Nuaym b. Mes‘ûd, kendisinin müslüman olduğundan haberi olmayan düşman taraflarıyla görüştü ve aralarındaki antlaşmanın bozulmasını sağladı. Böylece hendeğin dışındaki düşman kuvvetleri, içerideki desteklerini kaybetti. Bu arada havalar da iyiden iyiye kötüleşmeye başladı. Günlerce devam eden soğuk, bir gece yağmur ve fırtınaya dönüştü. Kısa süreli bir savaş için hazırlanmış olan düşman, bütün bu olumsuz şartlara daha fazla dayanamayıp çekilme kararı aldı; Medine de kuşatmadan kurtuldu. Kureyş ve müttefikleriyle olan savaş bitmişti; ancak Kurayzaoğulları’nın savaş sırasındaki ihaneti karşılıksız kalamazdı. Resûlullah (s.a.s.) müslümanlara hiç vakit kaybetmeden Kurayzaoğulları mahallesini kuşatma emri verdi. Mahalle 25 gün kuşatma altında tutuldu. Sonunda Kurayzaoğulları teslim oldu.
Hudeybiye Antlaşması
Hz. Peygamber(s.a.s.) ve müslümanların Mekke’yi terkedişlerinin üzerinden altı yıl geçmişti. Bu süre boyunca yurtlarından ayrı kalmışlar, Kâbe’yi de ziyaret edememişlerdi. Resûlullah,(s.a.s.) Kâbe’yi ziyâret etmek istediğini müslümanlara açıkladı. Büyük bir özlem içinde olan müslümanlar bu habere çok sevindiler ve hemen hazırlıklara başladılar. Hz. Peygamber, (s.a.s.) ashabıyla birlikte yola çıktı. Mekkeli müşrikler bu haberi duyunca toplandılar ve müslümanları Mekke’ye sokmama kararı aldılar. Hz. Peygamber (s.a.s.) beraberindeki müslümanlarla Hudeybiye’ye ulaşmıştı. Orada kamp kurdurdu ve Hz. Osman’ı müşriklere elçi olarak gönderdi. Müşrikler, müslümanların Mekke’ye girmesine izin vermedikleri gibi Hz. Osman’ı da geri göndermediler. Hz. Osman dönmeyince müslümanlar onun öldürüldüğünü düşünmeye başladılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber(s.a.s.) savaşa karar verdi. Müslümanlar da Kureyş’e karşı savaşmak üzere ona biat ettiler. Bey‘atürrıdvân denilen bu olay Mekkeli müşriklerin korkuya kapılmasına sebep oldu. Resûlullah’a,(s.a.s.) bir grup elçi göndererek antlaşma teklif ettiler. Hz. Osman’ı da serbest bıraktılar. Görüşmeler sonunda Resûlullah,(s.a.s.) Kureyş elçileri ile anlaşmaya vardı.
Hudeybiye Barış Antlaşması şu maddeleri içermekteydi: •Müslümanlar ve Mekkeliler arasında on yıl süre ile savaş yapılmayacaktır. Bu süre boyunca iki taraf da kendi hâkimiyetleri altındaki toprakları kervanların geçişi, hac ve umre için emniyet altında tutacaktır. •Mekkelilerden müslüman olup Medine’ ye sığınanlar Mekke’ye geri gönderileceklerdir. Fakat müslümanlardan Kureyş’e sığınanlar olursa Kureyş geri göndermek zorunda değildir. •Diğer Arap kabileleri isterlerse Kureyş’le veya Müslümanlar la ittifak kurabilirler. Bu durumda müttefikler de antlaşma hükümlerine uymak zorundadırlar. •Müslümanlar bu yıl Mekke’ye girmeden dönecek, ancak gelecek yıl Kâbe’yi ziyaret edebilecekler dir. Bu esnada Mekkeliler şehri boşaltacak, müslümanlar da ancak üç gün kalabileceklerdir. Müslümanlar, kınlarındaki kılıçlarından başka silâh getirmeyeceklerdir.
Feth-i Mübîn
Müslümanların pek çoğu Hudeybiye Antlaşması’nı kabullenememişti. Özellikle Kâbe’yi ziyaret etmeden geri dönülmesi ve yeni müslüman olacak kişilerin Kureyş müşriklerine iade edilmesi hükümleri büyük bir hoşnutsuzluk oluşturmuştu. Ashabın gönlündeki hoşnutsuzluğu Hz. Ömer dile getirdi. Hz. Peygamber sav’e “Biz hak yolda ve şu müşrikler yanlış yolda değil mi? Öyleyse hak niçin boyun eğmek zorunda kalsın?” diye sordu. Peygamberimiz(s.a.s.) “Ben Allah’ın resûlüyüm ve ona karşı gelemem” diye karşılık verdi. Artık kimsenin söyleyeceği bir şey kalmamıştı. Hz. Peygamber(s.a.s.) ve ashabı, kurbanlarını keserek ihramdan çıktılar ve Medine’ye döndüler. Hudeybiye Antlaşması, müslümanların aleyhine görünüyordu. Ancak dönüş yolunda gelen âyetler bu konudaki şüpheleri dağıttı. Kur’an-ı Kerîm bu olayı, feth-i mübîn ve nasr-ı azîz olarak tanımlıyordu. Nitekim kısa bir süre sonra yaşanan gelişmeler de bunu ortaya çıkardı. Umrenin engellenmesi geçici bir olaydı. Antlaşmanın en sert maddesi gibi görünen, mültecilerle ilgili madde ise kısa sürede müslümanların lehine sonuçlar vermeye başladı. İslâm’ı yeni kabul edenler Mekke’deki zulümden kaçıyor ancak Mekke’ye iade edilecekleri için Medine’ye gelemiyorlardı. Böylece bu yeni müslümanlar, Mekke’nin çevresinde birlikler oluşturmaya başladılar. Üstelik bu gruplar Hudeybiye Antlaşması’nın taraflarından da değillerdi. Antlaşmadaki on yıl süreyle savaşmama hükmünün onlar için bağlayıcılığı yoktu. Bu durum Mekkeliler için tehlikeli olmaya başladı. Bunun üzerine antlaşmadaki “yeni müslüman olan Mekkeliler’in Mediye’ye kabul edilmemesi” maddesinin iptal edilmesini bizzat kendileri istemek zorunda kaldılar. Daha önce müslümanları muhatap kabul etmeyen Kureyş müşrikleri, Hudeybiye Antlaşması’yla müslümanların kendilerine denk bir taraf olduğunu artık kabul ediyorlardı. Bu durum diğer Arap kabilelerinin müslümanlara bakışını da etkileyecek bir öneme sahipti. Öte yandan bu antlaşma, Kureyş tehdidini ortadan kaldırdı, müslümanları hareket rahatlığına kavuşturdu ve bundan böyle İslâm, Arap yarımadasında yayılışını hızla sürdürdü.
Yüce Rabbimiz buyuruyor ki: “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik. Ta ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın, sana olan nimetini tamamlasın, seni doğru yola iletsin ve Allah sana, şanlı bir zaferle yardım etsin” (Fetih 48 / 1-3).
Feth-i mübîn: Apaçık bir fetih. Nasr-ı azîz: Güçlü ve şanlı bir yardım ve zafer.
İslâm’a Davet Mektupları
Hudeybiye Antlaşması’nın ardından İslâm daveti Arap yarımadası sınırlarını da aştı. Hz. Peygamber(s.a.s.), zamanın liderlerine mektuplar göndererek onları ve halklarını İslâm’a çağırdı. Bu mektuplar Bizans kayseri, Sâsânî kisrâsı, Habeş necâşîsi, Mısır mukavkısı gibi hükümdarlara; Yemâme, Bahreyn, Gassânî, Busrâ emîrlerine ve çok sayıda kabile reisine ulaştırıldı. Sâsânî kisrâsı, mektubu okuduğunda büyük bir öfkeye kapıldı; Resûlullah’ın(s.a.s.) mektubunu yırttı, elçisine hakaret etti. Hatta daha da ileri gidip Peygamberimizin(s.a.s.) öldürülmesini emretti. Ne var ki yerine geçmek isteyen oğlu tarafından kendisi öldürüldü. Bizans kayseri, Resûlullah’ın (s.a.s.) elçisini diplomatik usullere uygun olarak ağırladı ve hediyelerle uğurladı. Mektubu da dikkate aldı. O sırada ticarî bir sefer sebebiyle Bizans topraklarında bulunan Mekke tüccarları Ebu Süfyân ve arkadaşlarından Hz. Muhammed sav hakkında bilgi edindi. Onların verdiği bilgiler de Hz. Muhammed’in(s.a.s.) güvenilirliğine işaret ediyordu. Bizans kayseri, bu derece yakından ilgilenmesine rağmen İslâm’ı kabul etmedi. Habeş necâşîsi mektubu getiren elçiyi saygıyla karşıladı. Habeşistan’da muhacir olarak bulunan Ca‘fer b. Ebu Tâlib’in huzurunda müslüman olduğunu açıkladı. Hz. Peygamber,(s.a.s.) necâşîye bir mektup daha göndermişti. Bu mektupla Habeşistan’daki muhacirlerin Medine’ye gönderilmesini ve muhacirlerden olan Ümmü Habîbe’nin de kendisiyle nikâhlanmasını istiyordu. Necâşî, Peygamberimizin sav bu isteklerini de yerine getirdi. Gıyabında Hz. Peygamber’in(s.a.s.) nikâhını kıydı ve ona vekâleten Ümmü Habîbe’nin mehrini verdi. Ardından Ümmü Habîbe’yi ve diğer müslümanları iki gemiyle Medine’ye gönderdi. Siyasî olarak Bizans İmparatorluğu’na bağlı olan Mısır mukavkısı da Hz. Peygamber’in(s.a.s.) elçisini güzellikle ağırladı. Ona(s.a.s.) hediyeler gönderdi.
Peygamberimiz sav’in Bizans İmparatoru Herakleios’a gönderdiği mektubu: Bismillahirrâhmânirrahîm Allah’ın kulu ve elçisi Muhammed’den Bizanslılar’ın büyük reisi Herakleios’a. Selâm hakikat yolunu izleyene olsun. Seni İslâm’ı kabule davet ediyorum. İslâm’ı kabul et ki felâh bulasın. İslâm’ı kabul et ki Allah değerini iki kat arttırsın. Ama eğer kaçınırsan tebaanın günahı da senin üzerine yüklenecektir. Ve siz ey Ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze gelin. Biz ancak Allah’a taparız. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayız ve aramızda hiç kimse Allah’ın dışında kimseyi Rab edinmez. Eğer kaçınırlarsa şöyle deyiniz: Şahit olun ki biz müslümanlardanız. Muhammed Resûlullah
Umre
Hudeybiye Antlaşması’nın üzerinden bir yıl geçmişti. Antlaşmaya göre müslümanlar bu yıl umre yapabileceklerdi. Hz. Peygamber(s.a.s.), bir sene önce kendisiyle birlikte Mekke’ye gelip umre yapamadan dönen müslümanlar da dâhil olmak üzere, yaklaşık 2000 kişiyle Mekke’ye doğru yola çıktı. Resûlullah (s.a.s.) ve arkadaşları Mekke’ye ulaştıklarında Mekkeliler şehri boşaltıp dağlara çekildiler. Müslümanlar Kâbe’yi tavaf ettiler, Safâ ile Merve arasında sa‘y yaptılar, kurbanlar kestiler. Bu arada Mekkeli hanımlardan Berre bint Hâris, Hz. Abbas’ın aracılığı ile Hz. Peygamber’e(s.a.s.) evlenme teklif etti. Hz. Peygamber(s.a.s.) bu teklifi kabul etti ve nikâhlarını Ca‘fer b. Ebu Tâlib kıydı. Bu sırada müslü manların Mekke’de kalmaları için belirlenen üç günlük süre dolmuştu. Hz. Peygamber,(s.a.s.) biraz daha burada kalmak ve düğünü Mekke’de yapmak istediğini söyleyerek Mekkeliler’den izin istedi. Onları da düğüne davet etti. Ancak Mekkeliler “Sizin ziyafetinize ihtiyacımız yok” diyerek bunu kabul etmediler. Bunun üzerine Peygamberimiz(s.a.s.) ve arkadaşları Mekke’den ayrıldılar. Düğün yolda yapıldı. Hz. Peygamber sav; Berre’nin ismini “Meymûne” olarak değiştirdi. Bu, Peygamberimiz sav’in son evliliği idi. Bu evlilikten sonra Meymûne’nin mensup olduğu Âmir b. Sa‘saa kabilesinden bir heyet Medine’ye gelerek kabilenin tümünün müslüman olduğunu bildirdi. Hz. Peygamber’in(s.a.s.) Mekke’ye gelişi, Mekkeli müşriklerin kalplerinde de bir değişimin başlamasına vesile oldu. Müslümanların Medine’ye dönüşünden kısa bir süre sonra Mekke’nin ileri gelenlerinden Hâlid b. Velîd ve Amr b. Âs müslüman oldular. Hz. Peygamber’in(s.a.s.) kızı Zeynep, hicretin sekizinci yılında vefat etti. Hz. Peygamber, (s.a.s.) ölürken kızının yanındaydı. Yüreği acılı baba, damadını ve torununu teselli etti. Kızının cenaze namazını da kendisi kıldırdı.
Mûte Savaşı
Hz. Peygamber’in(s.a.s.) hükümdarları İslâm’a davet için gönderdiği elçilerden biri yolda Gassânîler tarafından yakalanıp öldürülmüştü. Bunun üzerine Hz. Peygamber(s.a.s.) Zeyd b. Hârise komutasında 3000 kişilik bir orduyu Gassânîler üzerine gönderdi. Hz. Peygamber,(s.a.s.) bu savaşta her zamanki uygulamasından farklı olarak üç kumandan tayin etmişti: Oğlu gibi sevdiği Zeyd şehit olursa amcasının oğlu Ca‘fer’in, Ca‘fer şehit olursa peygamber şairi Abdullah b. Revâha’nın kumandayı ele almasını; o da şehit olursa müslümanların, içlerinden birini komutan olarak seçmelerini söylemişti. Ashap, Hz. Peygamber’in(s.a.s.) bu tâlimatını, sayılan üç kişinin de şehit olacağı şeklinde yorumlamıştı. Bizans’ın hâkimiyetini kabul etmiş olan Hıristiyan Arap kabilesi Gassânîler, müslümanların harekete geçtiğini haber alınca hemen Bizans İmparatorluğu’ndan yardım istediler.
Müslümanlar Suriye bölgesindeki Gassânî topraklarına geldiklerinde hiç beklemedikleri bir durumla karşılaştılar: Karşılarında 100.000 kişilik bir Bizans ordusu vardı. Kendileriyse sadece 3000 kişiydi. İki ordu Mûte’de karşı karşıya geldi. Şiddetli bir çarpışma başladı. Zeyd şehit düştü. Sancağı Ca‘fer aldı. O da şehit olana kadar savaştı. Sancağı bu sefer Abdullah aldı. Bir süre sonra o da şehit oldu. Müslümanların o an düzeni bozulur gibi oldu. Geri çekilmeye başladılar. O sırada yere düşen sancağı Sâbit b. Erkam aldı ve Hâlid b. Velîd’e verdi. Müslümanlar hemen Hâlid’in etrafında toplandılar. Hâlid b. Velîd komutayı ele aldıktan sonra savaş düzeninde bazı değişiklikler yaptı. Müslüman askerlerin yerlerini değiştirdi. Böylece düşman, müslümanlara takviye birliklerin geldiğini zannedecekti. Hedefi düşmanın maneviyatını sarsıp çok şiddetli bir hücum ile onları korkutmak, sonra da İslâm ordusunu emniyet içerisinde geri çekmekti. Planını başarıyla uyguladı. Müslüman ordusu geri çekilmeye başladı. Bizans askerleri onları takip etmeye cesaret edemediler. Çünkü müslümanların kendilerini çöle çekip savaşa çölde devam etmeyi planladıklarını zannettiler. Böylece savaş sona erdi. Galibi olmayan bu savaş, müslümanlara Bizans ordusunu, savaş taktiklerini ve silâhlarını yakından tanıma imkânı verdi. Bu tecrübe, ileride Bizanslılar’la yapılan savaşlarda müslümanlara pek büyük faydalar sağladı. Ayrıca Suriye ve Filistin bölgesinde yaşayan Araplar, müslümanları ve İslâm’ı, bu savaşla birlikte daha yakından tanımaya başladılar.
Antlaşma Bozuluyor
Mûte Savaşı’nın üzerinden üç ay geçmişti. Hudeybiye Antlaşması’na göre Mekkeli müşrikler ile müslümanlar arasında on yıl süreyle savaş yapılmayacaktı. Antlaşmaya göre her iki taraf birbirlerinin müttefikleri ile de barış içinde olmak zorundaydı. Ancak Mekkeliler, müslümanların müttefiki olan Huzâa kabilesine yapılan bir saldırıyı desteklediler. Böylece antlaşma bozulmuş oldu. Bir süre sonra Hz. Peygamber(s.a.s.) sefer hazırlıklarına girişti; ancak seferin nereye yapılacağını gizli tuttu. Medine’deki müslümanların yanı sıra yeni müslüman olmuş kabilelerin de sefere katılmalarını istedi. Resûlullah (s.a.s.)’ın amacı, Mekke’ye kan dökmeden girmekti. Bunun için de Kureyş’i büyük bir ordu ile kendi topraklarında, âni bir baskınla kuşatacak ve onları teslim olmaya zorlayacaktı. Hazırlıklar yapıldı ve ordu yola çıktı. Mekke civarına gelindiğinde ordu, yolda katılanlarla birlikte yaklaşık 10.000 kişi olmuştu. kerin bir ateş yakmasını emretti. Kamp ateşlerini gören müşrikler orduyu olduğundan da büyük zannederek korkuya kapıldılar. Ebu Süfyân başkanlığındaki bir heyeti elçi olarak Resûlullah’a(s.a.s.) gönderdiler. Ebu Süfyân ve arkadaşları ertesi sabah Mekke’ye müslüman olarak döndüler. Ebu Süfyân, müslümanların karşı konulamayacak kadar büyük bir ordu ile geldiklerini Mekkeliler’e haber verdi. Hz. Peygamber’in(s.a.s.) teminatı üzere silâhını bırakıp evine kapananların, Mescid-i Harâm’a ve Mekke’nin reisi olan kendisinin evine sığınanların güvenlikte olacağını da ilân etti.
Mekke: Yeniden…
Müslümanlar Mekke’ye dört ayrı koldan girdiler. Hz. Peygamber’in(s.a.s.) emri, müşrikler saldırmadıkça savaşılmaması yönündeydi. Ordunun üç birliği herhangi bir direnişle karşılaşmadan Mekke’ye girdi. Ancak Hâlid b. Velîd’in kumandasındaki birliğe bir grup müşrik saldırıda bulundu. Müşrikler çok kısa bir sürede bozguna uğrayıp kaçmak zorunda kaldılar. Resûlullah,(s.a.s.) Allah’ın kendisine nasip ettiği fethe şükrederek Mescid-i Harâm’a girdi, Kâbe’yi tavaf etti. Ardından Kâbe’nin içindeki putlara yöneldi. Bir yandan putları asasıyla teker teker deviriyor, bir yandan da, “Hak geldi, bâtıl yok oldu. Şüphesiz bâtıl, yok olmaya mahkûmdur” (İsrâ 17 / 81) âyetini okuyordu. Kâbe’yi putlardan temizledikten sonra, iki rek‘at namaz kıldı. Bilâl-i Habeşî’den de Kâbe’nin damına çıkarak ezan okumasını istedi. Hz. Peygamber,(s.a.s.) Kâbe’nin avlusuna sığınan müşriklere, “Bugün artık sizler hiçbir şekilde hakir görülmeyeceksiniz. Haydi şimdi dağılın, hepiniz hür ve serbestsiniz” diye seslendi. Hz. Peygamber’in(s.a.s.) bu sükûnet ve merhametini gören Mekkeli müşrikler, yanına gelerek sırayla ona biat etmeye başladılar. Müslüman olmak isteyenler, Allah’tan başka hiçbir şeye ibadet etmeyeceklerine, hırsızlık yapmayacaklarına, fuhuştan ve çocuklarını öldürmekten vazgeçeceklerine, yalan söylemeyeceklerine dair Resûlullah’a(s.a.s.) söz verdiler.
Elçiler Yılı
Hicretin dokuzuncu senesiydi. O yıl Medine, bütün Arap yarımadasından gelen heyetleri ağırladı. Mekke’nin fethedilmesi, putperest Araplar üzerinde büyük bir etki oluşturmuştu. Daha önceleri İslâm’a düşman olan kabileler, temsilciler gönderdiler ve Hz. Peygamber sav’e bağlılıklarını bildirdiler. Sevgili Peygamberimiz sav de bütün bu kabilelerle antlaşmalar yaptı. Onlara İslâm’ı öğretmeleri için muallimler gönderdi. O yıl, Medine’ye o kadar çok elçi geldi ki bu seneye elçiler yılı (Senetü’l-vüfûd) adı verildi.
Tebük Seferi
Mûte Savaşı’nın üzerinden bir yılı aşkın bir zaman geçmişti. Mûte’nin intikamını almak isteyen Bizanslılar’ın müslümanlar ile savaşmak üzere hazırlığa giriştikleri haberi Medine’ye ulaştı. Hz. Peygamber,(s.a.s.) bunun üzerine hemen harekete geçti ve büyük bir ordu hazırlamaya başladı. Çıkacağı seferlerin hedefini genellikle gizleyen Resûlullah,(s.a.s.) bu kez hedefini açıkça ilân etti. Haber yayıldı, gönüllüler toplanmaya başladı. O sene Hicaz bölgesinde kıtlık vardı ve müslümanlar için bir ordunun donatılması oldukça zordu. Ancak müslümanlar, ordunun hazırlanması için hiçbir fedakârlıktan kaçınmadılar, hatta birbirleriyle âdeta yarıştılar: Hz. Ebu Bekir elinde ne varsa hepsini. Hz. Ömer mal varlığının yarısını ordunun masraflarına harcadı, Hz. Osman 10.000 kişinin donanımını tek başına üstlendi, kimi kadınlar da ziynetlerini bağışladılar. Hazırlıkların tamamlanmasının ardından 30.000 kişilik ordu Suriye istikametine hareket etti. Hz. Peygamber’in(s.a.s.) kumandasında Tebük’e ulaştı. Orada birkaç gün konakladı. Ancak müslümanların karşısına düşman ordusu çıkmadı. Hz. Peygamber (s.a.s.) bunu bir fırsat olarak değerlendirdi, o yörede bir süre kaldı. Tebük halkıyla ve yakınlardaki diğer merkezlerden gelen heyetlerle görüşmelerde bulundu. Onları İslâm’a davet etti, fakat kabul etmediler. Onlarla cizye vermeleri şartıyla barış antlaşmaları yaptı. Tebük Seferi dönüşünde Hz. Peygamber(s.a.s.) ve Hz. Osman üzücü bir haberle karşılaştılar. Ordu seferde iken Hz. Peygamber’in kızı, Hz. Osman’ın eşi Ümmü Külsûm vefat etmişti. Resûlullah, kızının mezarı başında dua etti. Hz. Osman’a da “Eğer bekâr bir kızım daha olsaydı sana onu da verirdim” dedi.
cizye: İslâm devleti topraklarında yaşayan gayrimüslim halktan, onların can ve mal güvenliğini sağlamak şartıyla alınan vergi.
Hac
Hicretin dokuzuncu yılı olmuş, hac mevsimi gelmişti. Hz. Peygamber,(s.a.s.) Hz. Ebu Bekir’i hac emîri tayin etti. Hz. Ebu Bekir 300 kişilik bir hacı kafilesiyle birlikte yola çıktı. Resûlullah(s.a.s.) o yıl hacca gitmemiş, Medine’de kalmıştı. Kafile yolda iken Tevbe sûresinin, müşriklerle ilgili bazı hükümleri düzenleyen ilk yirmi sekiz âyeti nâzil oldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber(s.a.s.) yeni inen bu âyetleri bildirmesi için Hz. Ali’yi görevlendirdi. Hz. Ali kafileye yetişti. Bayram günü Mina’da bu âyetleri okudu. Ardından şu açıklamayı yaptı: “Kâfirler ebedî kurtuluşa eremeyecek ve cennete giremeyecektir. Bu yıldan sonra müşrikler haccedemeyecek ve Mescid-i Harâm’a yaklaşamayacaktır. Kimse Kâbe’yi çıplak tavaf edemeyecektir. Hz. Peygamber’le(s.a.s.) antlaşmaları bulunanlar antlaşmanın süresi bitinceye kadar haklarını kullanabilecekler, daha sonra müslüman olmadıkları takdirde can güvenlikleri kalkacaktır.” Bu açıklamadan kısa bir müddet sonra orada bulunan müşrikler İslâm’ı kabul ettiler. Böylece Mescid-i Harâm sadece müslümanlara ait bir mekân oldu. hac emîri: Haccın yerine getirilmesinde müslümanlara liderlik etmekle görevli kimse. tavaf: Haccın rükünlerinden biri. Kâbe’nin etrafını dolaşmak demektir. Hacerülesved hizasından başlanarak ve Kâbe’yi sol tarafa alarak yapılır. Kâbe’nin etrafındaki bir tura şavt denir. Tavaf ise yedi şavttan oluşur.
Peygamberimizin (s.a.s.) Haccı ve Veda Hutbesi
Ertesi yıl Hz. Peygamber sav hac için Medine’den Mekke’ye yola çıktığında beraberinde 100.000’den fazla müslüman vardı. Bu hac, o güne kadar yapılmış haclardan hiçbirine benzemiyordu. Çünkü bu hacca hiçbir putperest katılamıyor, hacıların tamamı tek olan Allah’a inanan insanlardan oluşuyordu. Sonraları Vedâ haccı diye isimlendirilen bu hac esnasında Hz. Peygamber,(s.a.s.) Arafat’ta İslâm’ın temel ilke ve kurallarını açıkladığı bir hutbe okudu. İnsanların sahip olduğu hakların ve görevlerin açıklandığı bu hutbe, âdeta Resûlullah sav’in ümmetine vasiyetiydi. Hutbe genel olarak müslümanların sosyal hayatıyla ilgili önemli ilkelere dikkat çekmekte, Kur’an ve Sünnet’e sıkı sıkıya sarılmanın gerekliliğini vurgulamaktaydı.
Vedâ Hutbesi’nden…
Allah’a hamdolsun. O’na hamdeder, O’ndan yardım isteriz. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. O, tektir; eşi, ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine şahitlik ederim ki Muhammed O’nun kulu ve resûlüdür. Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım. İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur. Ashabım! Siz Rabbini zin huzuruna varacaksınız. O da sizi yaptıklarınızdan sorguya çekecek. Sakın benden sonra eski sapkınlıklara dönmeyin! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birine ulaştırmış olur. Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa onu hemen sahibine versin. Bilin ki faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmutallib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız. Ashabım! Câhiliye’den kalma bütün âdetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Câhiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalib’in torunu İyâs b. Rabîa’nın kan davasıdır. Kasten adam öldürmenin cezası kısastır. En büyük Allah düşmanı, kendisine herhangi bir kastı olmayan birini sebepsiz yere öldürendir, kendisine el kaldırmayana sebepsiz yere vurandır. İyice tebliğ edebildim mi? Allah’ım, sen de şahit ol! Ey insanlar! Sizi uyarıyorum, herkes yalnızca kendi işlediği suçtan sorumludur. Suçlu evlâttan dolayı baba sorumlu tutulamaz, suçlu babadan dolayı da evlât sorumlu tutulamaz. Ey insanlar! Şeytan şu toprağınızda kendisine tapınılmasından tamamen ümidini kesmiş bulunuyor. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizde sebat ederek, dininize sahip çıkarak, şeytanın vesvesesinden, dalaveresinden kendinizi koruyun. Ey insanlar! Yalan yere Allah’ın adını anarak yemin etmeyin. Yalan yere Allah adına yemin edenin yalanını Allah açığa çıkarır. Ey insanlar! Zaman, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki yerini bulmuştur. Allah katında, ayların sayısı on ikidir. On iki aydan dördü, savaşın haram olduğu aylardır. Bu aylarla ilgili Allah’ın koyduğu yasakları çiğneyerek kendinize ve birbirinize zulmetmeyin. Müşrikler nasıl size karşı topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün savaşın. Bilin ki Allah müttakilerle beraberdir. Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emriyle helâl kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. İyice tebliğ edebildim mi? Allah’ım, sen de şahit ol! Müminler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman müslümanın kardeşidir ve böylece bütün nüslümanlar kardeştirler. Bir müslümana kardeşinin kanı da, malı da helâl olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır. Müslümanın kim olduğunu size anlatayım mı? Müslümanların, dilinden ve elinden zarar görmediği kişidir. Müminin kim olduğunu size anlatayım mı? İnsanların, mallarına ve canlarına zararı dokunmayacağından emin olduğu kişidir. Muhacirin kim olduğunu size anlatayım mı? Kötülükleri ve günah işlemeyi terkeden kişidir. Mücahidin kim olduğunu size söyleyeyim mi? Allah’a itaat yolunda nefsiyle mücadele eden kişidir. İyice tebliğ edebildim mi? Allah’ım, sen şahit ol! Ey müminler! Benden sonra küfre dönmeyin. Birbirinin boynunu vuran kâfirler hâline gelmeyin. Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı ve resûlünün sünnetidir. İyice tebliğ edebildim mi? Allah’ım, sen de şahit ol! Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktan yaratılmıştır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap’a üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah tenliye, siyah tenlinin de kırmızı tenliye üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâda, Allah’tan korkmadadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır. İyice tebliğ edebildim mi? Allah’ım, sen de şahit ol! Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız: Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız. Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz. Zina etmeyeceksiniz. Hırsızlık yapmayacaksınız. Ey insanlar! Yarın beni size soracaklar. Ne diyeceksiniz? (Orada bulunanlar şöyle dediler: “Yemin ederiz ki vazifeni hakkıyla yerine getirdin, bize tavsiyelerde ve öğütlerde bulundun. Böylece şehâdet ederiz). Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab!
Görev Tamamlanıyor...
Vedâ haccından üç ay kadar sonraydı. Hz. Peygamber(s.a.s.) ateşli bir hastalığa yakalandı. Zayıf ve takatsiz olmasına rağmen vefatından üç gün öncesine kadar namazlarda imamlık yapmaya devam etti. Son günlerinde ise yerine Hz. Ebu Bekir’in imamlık yapmasını istedi. Hz. Peygamber’in(s.a.s.) cemaate katılamayışı ashabı derin bir üzüntüye sevketmişti. Bir gün Hz. Peygamber,(s.a.s.) hastalığının biraz hafiflediğini hissetti. Güçsüz olmasına rağmen kalktı ve yeğenleri Hz. Ali ve Fazl b. Abbas’ın kollarına girerek mescide geldi. Hz. Ebu Bekir namaza başlamıştı. Resûlullah(s.a.s.) namazı onun yanında oturarak kıldı. Hastalığı bir şiddetlenip bir hafifliyordu. Bir sabah kendinde biraz güç hissederek odasından mescide açılan kapının perdesini kaldırdı. Ashabının sabah namazı kıldığını gördü. Bu manzara çok hoşuna gitti. Cemaat de onu farketmişti. Herkes sevinçten kendinden geçti ama hiç kimse yerini terketmedi ve namazdan çıkmadı. Hz. Peygamber(s.a.s.) tebessüm ederek yerine geri döndü. Sahâbe-i kirâm, Hz. Peygamber’in(s.a.s.) mübarek yüzünü bundan sonra bir daha göremedi. O gün hastalığı tekrar alevlendi. Sevgili Peygamberimizin(s.a.s.) o günlerde elinde bulunan bütün parası 7 dirhemdi. Hastalığın sıkıntısı arasında bunu hatırladı ve Hz. Âişe’ye, “O paralar nerede?” diye sordu. Ardından sözlerine şöyle devam etti: “Muhammed, Allah’ın huzuruna ne yüzle varacak? Git ve onları Allah yolunda dağıt.” İkindi vakti yaklaşmıştı. Resûlullah(s.a.s.) gün boyunca tekrar tekrar kendinden geçmiş, sonra yine kendine gelmişti. Istırabı çok fazlaydı. Hz. Âişe, Resûlullah’ın(s.a.s.) başını kolları ve dizleri üzerine dayadı. O sırada Hz. Peygamber(s.a.s.) alçak bir sesle, “En yüce dosta!” dedi. Bu sözler, Hz. Âişe’nin, ondan duyduğu son sözler oldu. Tarih, 13 Rebîülevvel 11 (8 Haziran 632) Pazartesi gününü gösteriyordu. Kâinatın sevgilisi son nefesini verdi. Cenaze namazı gruplar hâlinde imamsız olarak kılındı. “Hiçbir peygamber vefat ettiği yerin dışında bir yere gömülmemiştir.” hadisine dayanılarak vefat ettiği yere, Hz. Âişe’nin odasına defnedildi. Bedeni oraya, mânevî kişiliği ise izini takip edenlerin yüreklerine...

















