

Ailenin Huzuru İçin Zikir Tövbe Dua Vesile
Günümüzde insanların çoğu bunalım içindedir. Bunun tek sebebi, fakirlik,işsizlik, yalnızlık, bekârlık, hastalık veya ihtiyarlık değildir. Böyleolmayanların da huzuru yoktur; endişe, korku ve sitres bunalıma dönüşmüştür. Asılsebep huzurun yanlış yerde aranması ve kalp hastalığıdır. Buna hedef sapması dadiyebiliriz. İnsanın kalbi günahlarla kirlenir, zayıflar, hasta olur. Hatta günahta devam veısrar edilirse kalp manen ölür. O zaman insan et ve kemikten olur. Bu durumda onu hiçbir şey tatmin etmez, kendisine daimî huzur veremez.Her zevki anlık olur; kısa sürede biter. Her biti ş kalbe bir endişe atar, hasretbırakır, gelecek korkusu salar. Halbuki insan yüce aşk için yaratılmıştır. Bütün kabiliyetler ona bunun içinverilmiştir. İnsanın hakikati olan kalbin huzuru yüce Allah iledir. O'nundışında hiçbir şey kalbi daimî bir huzura, sükûna, sevgiye ve emniyeteulaştıramaz, acısını dindiremez, korkusunu gideremez; çünkü kalbin sahibi yüceAllah şu kesin hükmü haber vermiştir:"Uyanın ve şunu anlayın! Kalpler ancak Allah'ın zikri ile huzur bulur."(Ra'd, 28 )Bunun için insanların ve cemiyetin huzurunu sadece yemek, içmek ve eğlencedearamak yanlıştır; bu beyhude bir çırpınıştır. Bunun için bir insanı, aileyi vecemiyeti ayakta tutan manevî ilâçlardan bazılarını hatırlatacağız. Bunlar zikir,dua, rıza, sabır, kanaat, sadaka, cömertlik, hayır ve hizmet gibi kalbe ilâhîrahmeti çekecek ve insanı manen destekleyecek amellerdir.

Bütün ariflerin tecrübe ve tesbitine göre, kalbin temizlenmesi ve nefsinterbiyesi için en etkili ilâç Allah Teâlâ'yı zikirdir.Zikir, gizli veya açık şekilde kalp ve dil ile Allah Teâlâ'nın adını anmak, O'nuhatırda tutmak ve O'nunla huzur halini bulmaktır.Zikir, kalbin yüce Rabb'ini anması, O'na bağlanması, her an O'nun rahmeti içindeyaşadığını farketmesidir.Zikir, kulun, her haliyle Allah'a itaat içinde olmasıdır.Zikir, kalbin Allah ile irtibatı ve manevî gıdasıdır.Büyük arif Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî (k.s), sadık müridi Şeyhülislâm MekkizâdeMustafa Âsim Efendi'ye yazdığı bir mektupta zikrin önemini kısaca şöyle ifadeetmiştir:"Düzgün bir itikada sahip olup hak mezheplerden birine uyarak farzları yerinegetirdikten sonra, ibadetlerin en yücesi ve en faziletlisi gizli zikre devametmektir.Zikir esnasında insan, Allah Teâlâ'nın kendisini gördüğünü, işittiğini ve hiçbirşeyin O'ndan gizli kalmadığını bilmelidir. Bu bilme, taklitle değil, tahkikleelde edilen bir ilim olmalıdır. Buna yakîn ilmi denir.Yakîne ulaşmak için insanın Allah'tan gayri her şeyden yüz çevirip ihlâs, edepve sevgiyle sünnete sarılması gerekir. Bunun en güzel yolu, irşadla görevliAllah dostlarından birinin terbiyesi ve tasarrufu altına girmektir.Gücünüzün yettiği kadar, gizli zikre özen Gösteriniz, büyük sâdâtların himmet vetasarruflarını üzerinize çekmeye çalışınız. Sahip olduğunuz yüksek rütbeler sizleribunlardan alıkoymasın. Bu büyüklerden alacağınız azıcık nisbet bile sizlere çokşey kazandırır."(Mevlânâ Hâlid, Mektubat, 10.Mektup)Günümüzde, zikir deyince, farz bir amel değil, nafile bir ibadet akla geliyor.Bazı insanlar, beş vakit namazını kılan, Kur'an'ı okuyan, ilimle uğraşan,haramlardan kaçan müminlerin, zaten zikir yaptığını; ayrıca bir zikre ihtiyacıolmadığını düşünüyor.Evet, bu sayılan ibadet ve ameller bir çeşit zikirdir, fakat kalbe ilâç olacak,nefsi uslandıracak zikir, hepsinden ayrı bir ameldir. Allah dostları, kalbinilâcı olan zikri günlük "vird" haline getirmişlerdir. Bu sayede zikir, onlarıntüm benliklerini sarmış, bütün vakitlerine yayılmış ve hayatlarının ayrılmaz birparçası olmuştur.Böyle bir zikir sayesinde kalp, sanki yüce Allah'ı görür gibi ibadet etmeyebaşlar. O'nu göremese de O'nun sürekli kendisini gördüğünü bilir. Buna, daimî,kalbî, zatî, sultanî zikir denir. Hadislerde anlatılan "ihsan" makamı budur.
Allah dostları için yüce Allah'ı zikir, kalbin huzurudur, sevincidir, ilâcıdır.Zikirsiz kalbin nuru söner, kararır ve -Allah korusun- sonuçta kalp ölür. Buhalden yüce Allah'a sığınırız. Zikir, farzdır. Usul ve şekli insan fıtratına göre değişik olsa da her mümindenistenen şey, sürekli yüce Rabb'ini hatırlaması, O'nu sevmesi, övmesi ve herhalde itaat içinde olmasıdır.Zikrin aslı, kalbin yüce Rabb'ini hatırlaması ve bütün azaların edeple itaatiçinde bulunmasıdır.Her işinde ihlâstan ayrılmayan ve helâle-harama dikkat ederek yaşayan kimsedaimî zikir içindedir.Zikri emreden birçok âyet ve hadis mevcuttur. Zikrin faydaları, sevabı vefazileti konusunda bu kadar âyet ve hadisin gelmesi onun mümin için bir hayatsebebi olduğunu gösteriyor. Zikirle kalplerini ihya eden Allah dostları, zikrinnimetlerini ve faydalarını bizzat müşahede ettikleri için onu bütün insanlaraşiddetle tavsiye etmişlerdir. Şimdi âyet ve hadislerde zikir hakkında verilenmüjdeleri özetlemeye çalışacağız: Zikir, kulu yüceRabb'i ile beraber eder. Kul yüce Rabb'ini zikrettiği sürece Rabb'i de kulunu zikreder."Siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim".(Bakara, 152) âyeti bunu ifade eder. Arifler, bir insanın Allah'ı zikretmesinin bundan başka faydası olmasa dahi, zikrin şeref ve faziletini anlatmaya, insanı zikre koşturmaya bu müjde yeter demişlerdir. Efendimiz (s.a.v), "Cennet bahçelerine uğradığınız zaman oradan bolca istifade edin, içine girin, yiyin içini" buyurdular. Ashap, "Bu cennet bahçeleri neresidir?" diye sorduklarında, Efendimiz (s.a.v), "Zikir halkalarıdır" (Tirmizî, Daavât, 82; Ahmed, Müsned, 3/150.) buyurdu. Zikir bahçelerinde ilâhî aşk, muhabbet, rahmet, sekinet, nur, ihlâs, edep, tövbe, göz yaşı, sevgi, feyiz, meleklerin teşrifi, istiğfarı ve hayır duası gibi manevî meyveler mevcuttur.

Zikir vuslat yoludur. Zikir, kulu yüce Rabb'ine yaklaştırır. Zikir, insanınmarifetini ve muhabbetini artırır, manevî derecesini yükseltir. İhlâsla yapılanzikir kul ile Rabb'i arasındaki bütün perdeleri kaldırır, engelleri aştırır.Efendimiz'in belirttiği gibi, zikirdeki bu özellik hiçbir ameldeyoktur. (Tirmizî, Daavât, 6; ibn Mâce, Edeb, 53; Ahmed, Müsned 1/190)Zikir kalbin cilâsıdır, onu manevî kirlerden temizler, içindeki gafleti yokeder. Kalp zikrin nurları ile aydınlanır ve parlar. Bu nur insanın bütünvücuduna yayılır, her organ ondan bir pay alır, nurlanır, Vücut Allahsevgisiyle tatlanır. Zikir nurları içinde kaybolan kimsenin yüzü güzel, sözütatlı olur. Bakışı feyiz akıtır, gülüşü huzur verir. Her hali hayrı yansıtır. Bukimse yeryüzünde Allah Teâlâ'nın canlı şahididir. Kendisine bakana Allah'ızikrettirir, hayrı sevdirir.Zikir manevî zevk kapılarını açar. Zikir sayesinde kul Allah Teâlâ ile özelsohbet ve muhabbet eder. Cenâb-ı Hak, kendisini zikredenin en yakın dostu vesohbet arkadaşı olur, kalbini şenlendirir, onu doyumsuz ve benzersiz zevklereulaştırır. Büyük ariflerden ibrahim b. Edhem (rah) bu zevki şöyle tarif eder:"Yüce Rabbim kendisini seven ve çokça zikreden dostlarının kalbine öyle bir zevkkoymuştur ki, eğer dünya sultanları bunun ne kadar tatlı olduğunu bilselerdi onuele geçirmek için bütün ordularıyla ariflerin kalbine hücum ederlerdi. AncakAllah dostları bunu gizlerler, sultanlar da bundan habersizdirler."Zikir kalbi şenlendirir, kalpten gamı, kederi, stresi giderir. Âlemlerin Rabbiile huzur bulmuş kalpten boş sıkıntılar ve yersiz korkular çeker gider. Kalbizikir ile şenlenmiş bir kul hiçbir zamanyalnızlık korkusu yaşamaz, ne olacağım sıkıntısı çekmez, rızık endişesinedüşmez. Zindana atılsa saraydaki gibi rahat eder.Zikir kalpteki imanı kuvvetlendirir, kalbe manevî hayat ve neşe verir, kalptenşek ve şüpheyi giderir; böylece insan inandığı şeyleri tereddütsüz kabul eder,Allah'a teslimiyeti tam olur, yakîni artar, ihlâsı elde eder.O zaman ibadetler tatlı ve kolay olur. Kul taklitten kurtulur. Balık için su neise, kalp için de zikir odur. Zikirsiz kalp ölür. Kalbi ölü bir insandan hayırlı ve tatlı işler çıkmaz.Zikir kalbi şeytanın vesvese, hile ve hâkimiyetinden kurtarır. Allah Teâlâ şeytanı "hannas" sıfatıyla tanıtmıştır.(Nâs 114/4) Hannas, sinsi, korkak, boş bulunca dalan, karşı durunca kaçan demektir.Şeytan kalbi boş bulunca dalar, kalp zikre geçince hemen kaçar. Zikir devamettiği sürece şeytan kalbe yol bulamaz. Kalbe girmek ister fakat zikrin nuru onuyakar. Böylece insan en büyük düşmanından kurtulmuş olur.Şeytanı yakan zikir ihlâsla edep üzere yapılan ve gafletten uzak olan zikirdir.İçinde Allah rızâsı ve edep bulmayan zikir, kalpten şeytanı değil, ilâhî rahmeti uzaklaştırır. Şeytanı kalbimizden, işimizden, evimizden, ailemizden, çocuklarımızdan, soframızdan uzaklaştırmak istiyorsak, bunun tek yolu ihlâsla zikirdir. Zikir kötülüklere karşı en sağlam bir kaledir, insanı haramlardan kurtarır. Zikirle meşgul olan bir kalp ve dil, gıybet, yalan, laf taşıma, fitne yayma gibi haram ve boş işlere vakit bulamaz. Bir çeşit ibadet, hizmet ve zikir ile meşgul olmayan kimsenin boş işlerden korunması mümkün değildir. Kalbe gelen günah arzularını zikirle söndürme ve hayra yönlendirme imkânı vardır. Zikir ile desteklenen kalp iyiyi kötüyü farkeder.

Zikir bütün zamanlarda ve mekânlarda yapılabilir. Zikrin dışındaki her ibadetin belirlenmiş bir zamanı ve şekli varken, zikir için herhangi bir zaman ve mekân sınırlaması yoktur. Bazı yer ve zamanlarda dil ile zikir yapılamazsa da kalple zikre hiçbir mani yoktur. Zikir kalbin kapılarını açar. Allah Teâlâ'yı çokça zikreden kul, zikrin nuru ile kendisini tanır, kalbini, ruhunu ve diğer manevî cevherlerini keşfeder. Onları çalıştırır, geliştirir ve kullanır. Onlarla yepyeni ilimler elde eder, kalp gözü açılır, dünyanın ve âhiretin gerçek yönünü görür. Cenâb-ı Hakk'ın kâinattaki tecellilerini ve sanatını seyreder. Böylece yüce Allah'a imanı ve muhabbeti artar. Ona hayran olur, sevgi ve tazimle teslim olur.. Zikir insana rahmet kapılarını açar. Kul yüce Rabb'ini zikrettiği sürece O'nun nazarı ve rahmeti altında bulunur. Allah Teâlâ kendisini genişlik anında çokça zikreden kullarını dar ve zor anında yalnız bırakmaz, dua ve isteğini boş çevirmez. Böyle kullarını özel olarak destekler. Zikir kula semanın kapılarını açar. Zikir meclislerine ilâhî rahmet, nur ve feyiz iner. Melekler zikredenlerin meclisine gelir, onların affı için Allah'a yalvarırlar. Zikreden kimseyi Allah Teâlâ kendi katındaki melekler arasında zikreder, melekler onu tanır ve kendisiyle dost olurlar. Böylece kulun göklerde ismi anılır, cismi tanınır, hatırı sayılır. Zikir insana cennet kapılarını açar. Allah Teâlâ'yı çokça zikreden mümin erkek ve kadınlara yüce Rabbimiz mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.(Ahzâb, 35) Bu mükâfat cennet ve cemâlullahtır. Zikir mahşer günü zafer biletidir. Dünyada çok zikredenler âhirette çok gülerler. Allah Teâlâ mahşerde zikir ehlini özel himayesine alır, rahmetgölgesinde gölgelendirir. Efendimizin (s.a.v) müjdelediği gibi,Cenâb-ı Hakk'ı çokça zikreden erkek ve kadınların hesabı kolay olur.(Müslim, Zikir, 4; Tirmizî, Daavât, 128, Ahmed, Müsned, 2/323)Zikir insanı en büyük felâket olan cehennem ateşinden korur. Efendimiz (s.a.v), insanı ateşten kurtaracak en güzel amelin zikir olduğunu müjdelemiştir.(Tirmizî, nr. 3377; ibn Mâce, nr. 3790.) Allah Teâlâ, müminleri kalplerine yerleşen kelime-i tevhid ve zikir üzere dünyada ve âhirette sabit tutacağını haber vermiştir. (İbrahim, 27) Kulun yüce Rabb'ini zikretmesi öyle büyük bir sermayedir ki, ömründe bir kere olsun samimi olarak "lâ ilahe illallah" diyen kimse, bu zikrin bereketine ebedî ateşte kalmayıp cennete girecektir. (Buhârî, imân, 34; Müslim, imân, 325; Tirmizî, Sıfâtu Cehennem, 9; Ahmed, Müsned, 5/236; ibn Hibbân, Sahîh, nr. 200)Zikre ait bu müjdeler herkes içindir. Erkek-kadın, genç-ihtiyar, fakir-zengin herkes bu nimetlere davet edilmiştir. Kul kalbi ve dili ile ne kadar zikir çeker ve buna devam ederse o derece ilâhî ikram ve müjdelere ulaşır.
Allah dostları iman ve namazdan sonra en fazla zikrin üzerinde durmuşlardır. Çünkü onlar zikirle elde edilecek nimetleri bizzat tatmışlar, onun kalp hastalıklarına kesin ilâç olduğunu görmüşler ve zikri herkese tavsiye etmişlerdir. insan ve cin şeytanlarının hile, vesvese ve kötülüklerinden korunmanın en güzel yolu sürekli zikir halinde olmaktır. Zikir kalesine giren kimse emniyette olur. Bunun için günlük vird, ders ve hizmetlerine edebince devam eden kimseye büyü, sihir, vesvese gibi şeyler zarar vermez. Kısaca, Allah Teâlâ'yı zikir kalbin hayatıdır, tadıdır, ilâcıdır, gıdasıdır, cilâsıdır. Zikirsiz kalp zayıflar, hastalanır, kararır, kapanır, katılaşır, sonunda ölür. Bu halden yüce Allah'a sığınırız. (Zikrin fazileti, çeşitleri, şekilleri ile ilgili geniş bilgi ve deliller için bk. Münzirî, et-Tergîb, 2/365-509 (Beyrut 1996); Abdülkadir İsâ, el-Hakaik ani't-Tasavvuf, s. 130-234) Gavs-ı Bilvânisî Seyyid Abdülhakim Hüseynî (k.s), zikrin hedefini şöyle belirtir: "Nakşibendîlik'te temel esas, zikrederek kalbi ıslah etmektir. Nakşibendî yolunun bütün terbiyesi kalbin gafletten uyanıp zikirle çalışması içindir. Çalışmaya başlayan kalp tıpkı saat gibidir; sahibi başka işlerle meşgul olsa da o, zikir halinde çalışmasına devam eder. Bundan dolayı insanın her ânı ibadetle geçer." Gavs-ı Sânî Seyyid Abdülbaki (k.s), hazretleri de bir sohbetinde şöyle buyurdular: "Kalbin gıdası zikirdir. Günahlar ise şeytanın gıdasıdır. Kalbini diriltmek ve beslemek isteyen kimse yüce Allah'ın zikrini çok yapmalıdır. Günah işleyenler, kalplerini zayıflatıp şeytanı kuvvetlendirmiş olurlar. Şeytanı kuvvetli olanın dini zayıf olur. Onun için haramlardan uzak durmalıdır." Efendimiz (s.a.v) kalp ile yapılan gizli zikrin faziletini şöyleanlatmıştır: "Hafaza meleklerinin işitmediği gizli zikir, açık zikirden yetmiş derece daha üstündür. Kıyamet günü olduğunda Allah Teâlâ bütün halkı hesap için toplar. Amelleri yazan melekler, yazdıkları ne varsa getirir ortaya koyarlar. Allah Teâlâ onlara, 'Bakın hele, kul için yazmadığınız bir şey kaldı mı?' diye sorar. Melekler de, 'Rabbimiz! Biz bu kulun bildiğimiz ve gördüğümüz her şeyini yazdık' derler. O zaman Allah Teâlâ o kula, 'Senin bizim yanımızda gizli/özel muhafaza edilmiş bir dosyan/defterin var. Onu melekler bilmezler. Onu ben yazdım, karşılığını da ben vereceğim. O senin yapmış olduğun gizli zikirdir' "buyurur.(Ebû Ya'lâ, Müsned, nr. 4738; İbn Hacer, el-Metâlibü'l-Âliye, nr. 3421; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 10/81)İşte Allah dostları bu özel deftere amel yazdırmak için çalışırlar. Gizli zikrin en güzel sonucu, kulun kalbinin Rabb'i ile huzur bulması, O'na âşık olması ve ismini yüce Allah'ın özel defterine yazdırmasıdır. Bu, sadıkların işidir. Sıddıkların yoludur. Nakşibendî büyüklerinin meşrebidir. Âşıkların mesleğidir. Sâdâtların verdiği ders budur.

İnsanın başına şu dört durumdan biri gelir: Nimet, mihnet, musibet, mâsiyet.Nimete ulaşınca şükretmelidir. Mihnet ve sıkıntıya düşünce sabretmelidir.Mâsiyeti yani günahı tövbe ve istiğfar ile temizlemelidir. Bunları yapan kul,her halde Allah'a yaklaşmış ve başına gelen her şeyden hayırlı bir sonuç almışolur. Aksi durumda, acı-tatlı her şey zarar sebebi olur.Aslında kula sıhhat gibi, hastalık da kalbini Allah'a bağlamak için verilmiştir.Zenginlik gibi fakirlik de cennete girme sebebi yapılmıştır. Galibiyet gibimağlubiyet de kula marifet ve edep kazandırsın diye takdir edilmiştir. Bütünbunların bir hesabı ve hedefi vardır. Olaylara gönlün bakışı önemlidir. Yaniişleri tatlandıran veya acılaştıran gönüldür. Allah ile hoş olmuş güzel gönüllerher şeyde bir güzellik arar; ağzına acı konsa onu bal niyetiyle yutar. Günah ilekararmış ve tadını kaçırmış gönüller ise cennete girse kusur arar; ta tövbe edipAllah diyene kadar.Velîlerden İbrahim b. Edhem (k.s) yaya olarak Allah'ın evi Kabe'yi ziyaretegidiyordu. Yoldaatlı bir zatla karşılaştı. Adam, "Ey ihtiyar, nereye gidiyorsun?" diye sordu.İbrahim b. Edhem (k.s), "Allah'ın evini ziyarete gidiyorum" dedi. Adam,"Bir bineğin yok, o kadar yolu böyle nasıl gideceksin?" diye sordu. İbrahim b.Ethem,"Benim birçok bineğim vardır; onlara binerek yoluma giderim" dedi. Adam, "Nedironlar, hani neredeler?" diye sorunca, hazret şu cevabı verdi:"Başıma bir sıkıntı gelince sabır bineğine binerim. Bir nimete kavuşunca şükürbineğine binerim. Bir musibetle karşılaşınca rıza bineğine binerim. Nefsim benikötü bir şeye çağırınca, ömrümün kalan süresinin geçen süresinden daha azolduğunu düşünüp ondan vazgeçerim." Bunları duyan adam,"Ey efendi, vallahi asıl binekli olan sensin, yaya kalan benim. Yürü, yolun açıkolsun!" dedi. (Bursevî, Rûhu'l-Beyân, 2/157) Neyin hayır neyin şer olduğunu tesbit için aklı hakem yapamayız. Onun tesbitiyüce Yaratıcı'ya aittir. Yüce Yaratıcı'nın güzel dediği şeyler güzeldir; kötüdiye tarif ettiği şeyler kötüdür. Bu işte akla, vahye tâbi olmak düşer. Yoksason hükmü akıllar vermeye kalkarsa bir aklın ak dediğine diğeri kara der;insanlık birbirini yer. Bir de musibet ile mâsiyeti karıştırmamak gerekir. Musibet, bizim irademizdışında başa gelen sıkıntı ve felâketlerdir. Mâsiyet ise, sakının diye yasaklanan fikir veişlerdir. Bunlara kısaca haram denir. İşte dünyada kötü olan şeyler bunlardır.Başımıza gelen bir musibetten sorumlu değiliz; fakat işlediğimiz haramlardansorumluyuz. Bir kazada bütün ailesini kaybeden kimse mesul değildir; ama ailesini yalanaalıştıran, günaha bulaştıran kimse mesuldür.Kötü işler, güzel niyetle iyi olmaz. Fakat iyi işler kötü niyetle iyi olmaktançıkar. Meselâ, -zaruret hali hariç- hangi niyetle içilirse içilsin içki içmekhelâl olmaz, güzel bulunmaz. Fakat kötü niyetle -meselâ sırf müşteri toplamakiçin- kılınan namaz, kötü bir fiile dönüşür; kula sevap yerine azap getirir.Başa gelen sıkıntılara isyan edilirse şerre dönüşür; fakat sabredilirse kulun yüzünü güldürecek bir nimet olur. Her sıkıntı aslında bir rahatlı ğısnonuçtahabercisidir. Her kaybediş yeni bir kazancın başlangıcı olabilir. Çünkü yüceAllah, her zorluğun peşinde muhakkak bir kolaylığın olduğunu müjdeliyor.(İnşirah 94/5-6) Nefsimizin kötü ve sevimsiz gördüğü nice işlerin, aslında hayırlı olduğunubildiriyor. (Bakara 2/216)Kul kendisine düşeni yaptıktan sonra ilâhî tecelliye, şükür,sabır, rıza veya istiğfarla mukabele etmelidir.Yüce Allah, şer gibi gözüken nice işlerin için de pek çok hayır saklamıştır.Acele ile feryat ve isyan etmeden, işin sonu beklenirse bu hayırlar görülür.Asıl şer, sonu kötü biten ve insanı ilâhî azaba iten iştir. Sonu rahmete çıkanbir şeye kötü denmez.
Dua, ilâhî huzura sunulan bir dilekçedir.Dua, kulun gönlünü ve derdini yüce Rabb'ine açmasıdır. Dua her halde yapılacak özel bir ibadettir. Dua, arzedildiği makama uygun olunca muhakkak kabul edilir. Dua başlı başına bir ibadet olduğu için onun da birtakım usul ve edepleri vardır. Arifler, usul olmadan vüsûl olmaz, edebi korumayana dost perdeyi açmaz, demişlerdir. Duanın kıblesi arş-ı âzamdır. Arş-ı âzam, Allah Teâlâ'nın azametini ve saltanatını temsil eder. Arş-ı âzam, kâinatın kalbidir, ilâhî hükümlerin icra makamıdır. Arş, duaların yükseldiği ve kabul edildiği yerdir. Her kul için semada arşa açılmış kapılar vardır: Tövbe kapısı, dua kapısı, rahmet kapısı, rızık kapısı, amellerin arz kapısı gibi. Bu kapılar, insan ölene kadar kapanmaz, yeter ki insan onlardan içeri girmesini bilsin. Şimdi, dualarımızı arşa yükseltecek ve ilâhî huzurda kabulüne vesile olacak usul ve edepleri özetleyeceğiz: Duayı süslemeli ve ilâhî huzura sunulmaya hazır hale getirmelidir. Bunun için dua yaparken mümkünse abdestli olmalıdır. Yüz kıble tarafına çevrilmelidir. Elleri semaya doğru açmalıdır. Duadan önce Allah Teâlâ'ya hamdetmeli, O'nu güzel isimleriyle yüceltmelidir. Duanın önüne Allah'ın habibi Resûlullah Efendimizin (s.a.v) güzel ismini eklemeli, ona salât ve selâm ile duayı süslemelidir. Sonra kusurlarımız için istiğfar edip boyun bükerek yüce Rabbimiz'in rahmetine ne kadar muhtaç olduğumuzu halimizle dile getirmeli ve peşinden duaya geçmelidir. Âyet ve hadislerin öğrettiği özlü duaları tercih etmelidir. Duayı Allah Teâlâ'ya hamdederek ve Efendimiz'e salavat getirerek bitirmelidir. Duadan sonra elleri yüze sürmelidir. Dua için mübarek zaman ve mekânları güzel bir fırsat bilmelidir. Bütün vakitlerde dua edilebilir. Dua için en güzel zaman ihtiyaç ânıdır. İçine düşülen herhangi bir sıkıntı, musibet, hastalık, darlık, kuraklık,kıtlık, yalnızlık, korku, stres, manevî bunalım, gönül darlığı, kalp katılığı, şiddetli vesvese ve günahlara meyil anları dua kapısını çalma zamanlarıdır. Ayrıca farz namazlardan sonra, gecenin son üçte biri içinde, seher vakitlerinde yapılan dualar, ilâhî huzura hemen yükselen dualardır. Zulme uğranıp kalbin mahzun olduğu anlarda ve Allah için yolculuk yaparken yapılan dualar en makbul dualardır. Maddî veya manevî bir sıkıntıya düşünce iki rek'at hacet namazı kılıp peşinden dua ve istiğfar etmek sıkıntının kalkması için en güzel bir vesiledir. Bunlar duanın arşa yükselmesi ve kabul görmesi için zahiren dikkat edilecek vazife ve edeplerdir. Bir de işin özünü oluşturan edepler vardır. Bunlar duanın ruhu durumunda olup kalple ilgilidir. Bu edepleri şu şekilde özetleyebiliriz: İnsan önce, duasız kulluğun ve ilâhî dostluğun olmayacağını bilmelidir. Dua ibadetlerin özüdür. Bütün ibadetler yüce Allah'a kullu ğun bir ifadesidir. Dua bu kulluğu en güzel şekilde ifade ve ispat eder. Çünkü insanın her an ihtiyaç içinde olduğunu bilmesi ve muhtaç olduğu her şeyi sebepli veya sebepsiz olarak yaratacak yüce Yaratıcı'ya yönelmesi en büyük kulluktur. Bunu bilmek ve O'na yönelmek farzdır.

Dua, ümit, sevgi ve gönül hoşluğu içinde yapılmalıdır. Çünkü kendisinden bir şey istediğimiz yüce Allah, bizim hakiki dostumuz ve sahibimizdir. O bize gönlümüz kadar yakındır. Kalbimiz O'na yöneldiğinde ve dilimizden derdimiz döküldüğünde bizi dinlemekte ve, "Ne istiyorsun kulum?" diye karşılık vermektedir.Bize kendisinden istemeyi O emretmiştir. "Benden isteyin ki size vereyim" demiştir. Duadan kaçanları kınamıştır. Güzel kulluk ve samimi dua edenlere cenneti müjdelemiş, kibirlenip dua ve ibadetten kaçanlara cehennemi hazırlamıştır.(Mü'min 40/60) Efendimizin (s.a.v) belirttiği gibi yüce Rabbimiz öyle zengindir ki, kendisinden istendikçe hoşnut olur. Kendisinden bir şey istemeyene kızar, kapısını çalmayana gazap eder. Kapısı herkese açıktır. Bütün kullara her istediklerini verse hazinesinden hiçbir şey eksilmez. Yüce Allah, affedilmek isteyeni affeder, hidayet isteyeni hidayete ulaştırır, sıhhat ve afiyet isteyeni rahatlığa kavuşturur, rızık isteyeni genişliğe çıkarır, ateşten korunmak isteyeni cehennemden uzaklaştırır. Sevgi ve rızasını isteyeni rahmetiyle destekler, cennet yoluna sevkeder. Bu hacet kapısı herkese her gün açıktır.
Yüce Allah her gün, "Ey kullarım" diye seslenmektedir.(Buhârî, Edebü'l-Müfred, nr. 129; Müslim, Birr, nr. 1994-1995; Hâkim, Müstedrek, 4/241) Bu davete gönül açalım, kulak verelim. Kısaca kendisinden isteyeni seven, her istenene gücü yeten yüce Rabbimiz'den bir şey isterken sevinçli, ümitli ve mütevazi olmalıyız. Bir arifin dediği gibi, eğer Allah Teâlâ kullarına vermek istemeseydi, "Benden isteyiniz" diye emir vermezdi. Duada samimi ve ısrarlı olmalıdır. "Bir kere istedim verilmedi" demek yanlıştır. Allah Te-âlâ'dan bir şey istemek başlı başına bir ibadettir. Her ibadete en azından on sevap verilir. Resûlullah (s.a.v),"İnsan, ben Allah'tan istedim de bana isteğim verilmedi, demediği ve istemeye devam ettiği müddetçe istediği kendisine verilir"( Müslim, Birr, nr. 2735;Tirmizi,nr. 3602-3603) buyurmuştur. Efendimizin (s.a.v) şu müjdesi duaya sarılmak için yeterlidir:"Allah Teâlâ, yeryüzünde dua eden hiçbir müslûmanın isteğini boş çevirmez, muhakkak bir karşılık verir ya kulun isteği şeyi verir, ya onun yerine kendisinden bir kötülüğü defeder ya da isteğinin karşılığını âhirete saklar."(Tirmizi, nr. 3568; Hâkim, Müstedrek, 4/241)Ayrıca kul şunu bilmelidir ki Cenâb-ı Hak devamlı kendisine yalvaran kullarını çok sevmektedir. Onun için bazan kulunun iniltili sesini dinlemek için istediği şeyi geciktirmektedir. Çünkü bu samimi yalvarmalar en güzel bir zikir çeşididir. Bu hal ayrıca kulun acizliğini ispat etmekte ve nefsi yüce Rabb'ine yöneltmektedir. Demek ki kul Rabb'inden bir şey ister, Rabb'i onu dinler ancak verilecek şeyi yüce Rabb'i tercih eder. Bu bir hastanın durumuna benzer. Hasta doktoruna seslenir, ondan bir şeyler ister. Şefkatli doktor bu sesi işitir, fakat bazan hastanın istediğini değil, başka bir şeyi verir. Çünkü hastanın iyiligi ondadır. Kısaca, "Ey Rabbim!" diyen hiçbir kul eli boş dönmez. Duada en önemli nokta kul kimden ne istediğini bilmelidir. Dilin ucuyla değil, gönülden dua etmelidir. Zira kalp ile yüce Yaratıcı arasında gafletten başka bir perde yoktur.
"Dua, kulun Allah Teâlâ'dan dünya veya âhireti ile ilgili bir şey istemesidir.Herkes isteğini kendi dili ve kalbi ile Allah'a arzedebilir, çünkü yüce Allah,"Benden isteyin, isteğinizi vereyim" buyuruyor. Duada birilerini aracı yapmak şart mıdır? Bu iş, Allah'ı bırakıp başkalarına yönelmek ve sonuçta şirke düşmek olmaz mı? Her şey Allah'ın irade ve yaratmasıyla olduğuna göre, bir kimse peygamber veya velî de olsa başkasına ne verebilir? Velîleri vesile etmenin dindeki yeri ve duadaki gereği nedir?"Elbette her kulun kalbinden geçen düşüncelerini Allah Teâlâ bilir ve dilinden dökülen duasını işitir. Ancak Cenâb-ı Hak her işittiğini kabul etmez, kulun heristediğini vermez. Vesile, bir şeyi Allah'a işittirmek için değil, kabul ettirmek için yapılır.Vesile, bir dostun diliyle derdimizi yüce Allah'a açmaktır. Vesile, bir dost ile birlikte yüce Allah'a yalvarmaktır. Vesile kuldan bir şeyi yaratmasını değil, o şeyi Allah'a arzetmesini Vesile, kalbimizi gafil, gönlümüzü hasta, nefsimizi cahil, halimizi harap görüp dua mihrabından bir adım geri çekilerek; oraya kalbi uyanık, gönlü yanık, sesitanıdık, nefsi terbiye olmuş, hali güzel bir dostu geçirmektir. Sonra onun arkasında durup onun kalbi ve diliyle yüce Allah'a ihtiyacımızı arzetmektir. Vesile Allah'ın şahitlerini ve âşıklarını aracı yapıp Allah'a gitmektir. Yani vesile Allah Teâlâ'dan bir şey isterken ben değil, biz demektir. Allah'tan bir şeyi topluca istemektir. İsterken tevazu gösterip nefsi geri çekmek, dostu ileri sürmektir. Niyeti Allah'a gitmek olan kimseye bütün ibadetler, taatler, hayırlar, hizmetler, nimetler ve kâinat bir vesileden ibarettir. İhtiyacımızı Allah'a arzederken sâlih bir kimseyi iki şekilde vesile edebiliriz: Birincisi, Allah dostuna, bizim adımıza Allah'tan bir şey istemesini veya günahlarımızın affı için Allah'a istiğfar etmesini istirham ederiz. O sâlih insan da isterse elini açar ve, "Allahım! Şu kuluna isteğini ver, onu affet, cehennemden koru, cennetine koy!" şeklinde hayır dua eder. Böyle bir dua talebinde bulunmakta hiçbir sakınca yoktur. Bunu sâlih ve kâmil bir kimseden isteyebileceğimiz gibi herhangi bir müminden de isteyebiliriz. Dinimizde birbirine hayır dua etmek, Allah'tan diğer mümin kardeşinin affınıistemek teşvik edilmiştir. Bu davranış her iki taraf için de hayırlı ve kazançlıdır. Hatta, başkası için dua ve istiğfar etmek muttaki insanların en önde gelen ahlâkıdır. Bu ahlâk Allah Teâlâ'nın emri ve Hz. Peygamber'in (s.a.v) sünnetidir. Sâlih insanları vesile etmenin ikinci şekli şöyledir: Allah Teâlâ'dan bir şey isterken, "Yâ Rabbi, şu sâlih kulunun (peygamberin veya velînin) hürmetine ve senin katındaki dostluğunun hatırına şu ihtiyacımı gider, beni affet!" denebilir. Burada vesile yapılan sâlih kuldan istenen hiçbir şey yoktur. Her şey âlemlerinyüce Rabb'inden isteniyor, ancak dilekçemizin başına Allah'a hamd, Resûlü'ne salât ettikten sonra, Hak katında kabul görmüş bir dostun ismi ekleniyor. Kul bununla şöyle demek istiyor: "Yâ Rabbi! Ben senin rahmetine muhtacım, kapına geldim; ancak senin yücehuzurunda bir şey istemeye yüzüm yok. Çünkü benim kusurum ve gafletim çok. Sen bana benim halime göre değil; şu dostunun güzel halinin muamele yap. Onun hatırına benim şu işimi hayırla sonuçlandır, sıkıntımı gider, günahımı affet."

Dua kulun, hüküm yüce Allah'ındır. Vesileye itiraz edenler ve onu şirk gösterenler Fatiha süresindeki şu âyeti sıksık sözlerine delil gösterirler:"Allahım! Ancak sana kulluk eder, sadece senden yardım isteriz."Hemen şunu belirtelim ki bu âyet, vesileyi inkâr edenlerin değil, onu kabul vetatbik edenlerin delili olmaktadır. Çünkü bu sûreyi herkes tek başına okuduğundada "Allahım! Sadece senden yardım isteriz" demektedir. Yani, âyette Allah'tanbir şey isterken ben değil, biz şeklinde dua edilmesi öğretilmektedir. Bununmânasını ve hikmetini müfessirler şöyle açıklıyorlar:Bu âyette kula edep ve tevazu öğretiliyor. Mümin ilâhî huzurda derdini açarken nefsini o huzurda tek başına söz söylemeye ehil görmüyor, kendisini diğer müminlerin içine katıp onların slih ve kâmil olanlarını kendisine destek yapıyor, kalpler ve gönüller birleşip ortak bir dille, "Yâ Rabbi, senden isteriz, senden istiyoruz" deniyor.İşte hak olan ve tasavvufta uygulanan vesile bundan başka bir şey değildir. Yani vesile, beni, benliği bırakıp, her mümini kendi parçası görerek birbirine dua etmek ve topluca sadece Allah'tan istemektir. Bu şirke değil, yalnızca duaların kabulüne ve şükre vesiledir. Eğer âyette geçen, "Sadece senden isteriz" ifadesinin asıl mânasını düşünmeden ve hiçbir ayırım yapmadan, "Her şey sadece Allah'tan istenir, kim Allah'tan başkasından bir şey isterse şirke düşer!" diyen kimse, kendisi başta olmak üzere, herkesi şirkin içine itmiş olmaktadır. Çünkü istenecek şeylerin içine ekmek, yemek, ilâç, para, ilim, akıl, yardım gibi günlük hayatta birbirimizden istediğimiz şeyler de girmektedir. "Kimse kimseden bir şey istemesin, kimin ne ihtiyacı varsa sadece Allah'tan istesin, çarşı-pazarlar, okullar, hastahaneler, eczaneler paydos edilsin, yoksa bir kimseye, 'Bana şunu ver, bunu ver' diyen herkes şirke düşecek!" diyen kimseye denebilecek en dostça söz şudur: Allah sana birazcık akıl fikir versin. Allah bu dini ve milleti senin şerrinden korusun!
Allah Teâlâ dünyayı sebepler âlemi olarak yaratmıştır. Bu âlemde her insana farklı kabiliyet, fazilet, mal, mülk ve yetkiler vermiştir. Bununla kimin nasıl davranacağını ortaya koymak istemektedir ve herkesi verdiği nimetin şükründen hesaba çekecektir. Eldeki her nimetin şükrü, o nimetin aslında Allah Teâlâ'ya ait olduğunu bilip onu Allah yolunda kullanmakla olur. Fakir zenginden, cahil âlimden, hasta doktordan, zayıf güçlüden, gafil ariften bir şey isterken, aslında Allah'a ait bir nimeti istediğini bilmelidir. İsteyen de veren de verilen de yüce Allah'ın mülküdür, hepsi kendilerine verilen lâhî görevi yapmakla Allah Teâlâ peygamberlerine güzelce tâbi olan velî kullarına bir çok manevî nimet, yetki ve imkân vermiştir. Onların kalbini nur, irfan, ilim, feyiz ve sevgisiyle doldurmuştur. Onları maneviyat âleminin sultanı yapıp, ellerine manevî hazinelerin anahtarlarını vermiştir. Kim onlardan bir şey isterse Allah'ın kendilerine emanet ettiği nimetlerden istemiş olmaktadır. Asıl veren Allah'tır, velî sadece manevî nasipleri sahiplerine ulaştırmakla görevlidir.Büyük velî Şah-ı Nakşibend (k.s) Allah dostlarının işini şöyle özetlemiştir: "Bizler, Allah Teâlâ'ya ulaşmada bir vasıtayız. Bizden kesilip asıl maksada, Cenâb-ı Hakk'a bağlanmak gerekir. Gerçek mürşidlerin yolu budur.Allah Teâlâ'ya vâsıl olan arifler, diğer insanlara bu işte rehberlik ederler. Onlar bu yolun çocuklarını önce hakikat beşiğine yatırıp sıkıca bağlarlar. Vuslata kadar onları terbiye sütü ile beslerler. Cenâb-ı Hakk'a vuslat hâsıl olunca, özel bir şekilde bu takip ve terbiye işini keserler. Böylece müridlerini Allah Teâlâ'nın huzurunda kabul görmüş, mahrem daireye girmiş biri yaparlar, sonra aradan çekilirler. Artık bundan sonra müridler, arada bir vasıta olmaksızın Allah Teâlâ'dan ilim vefeyiz alacak hale gelirler, buna güç yetirebilirler. İşte bu hale ulaşmak bir mürşid ile mümkündür. Böyle bir hali elde eden kimse, sonsuz bir ömür bulsa ve bütün ömrünü bu nimete şükür için harcasa yine de bu nimetin şükrünü yerine getirmiş olamaz. Hakk'a yakın olmak lâzım, halkadeğil."(Ahmed Sıddıkî, Şah-ı Nakşibend, s. 115) Hak dostu, aşk rehberi Hz. Mevlânâ (k.s) zananında şöyle bir olay yaşanmıştır. Fakih Sirâceddin Tatarî Konya'ya gelerek Hz. Mevlânâ'ya (k.s) tâbi ve teslim olmuş, ondan edep ve ilâhî aşk dersleri alıyordu. Bir gün Hz. Mevlânâ (k.s), ona iltifat buyurup, "Sirâceddin, hazır ol bu gece seni yanıma alacağım, özel sohbetimdebulunacaksın" dedi. Fakih Sirâceddin buna çok sevindi. Bunu çok istiyordu. Sevincinden elindeki bütün giyecek ve yiyeceklerini fakirlere dağıttı. Bugün benim bayramımdır, diye sevincinden uçuyordu. Gece olunca Hz. Mevlânâ'nın (k.s) geleceği yeri düzenledi, istirahat buyurur diye özel bir yer hazırladı. Çünkü hazretin gündüz meşguliyeti ve gece ibadetleri çok idi. Yoruluyordu. Hazret akşam teşrif etti. Sirâceddin'e, "Sen git, dinlen" dedi. Fakih Sirâceddin emirdir diye yatağına uzandı, fakat hiç uyumadı. Uyku nerede? Başı yastıkta, gözü kapıda öylece bekledi. Hz. Mevlânâ (k.s), öbür odada ibadet, zikir, murakabe gibi gece ibadetleriyle meşguldü. Sabah yaklaştı, fakat hazret hâlâ ibadet halindeydi. Fakih Sirâceddin baktı ki şafak sökmek üzere, gece bitiyor, fırsat gidiyor. Dayanamadı elinde olmadan, "Ey efendim, köleniz sizi beklemekten öldü" diye bağırdı. Hz. Mevlânâ (k.s) odaya teşrif etti, selâm verdi ve ona şunları söyledi:"Sirâceddin, eğer biz uyursak, bu kadar uyuyan ümmete ve talebelerimize kim ilâçolur. Ben Allah'a söz verdim ve şunu üzerime aldım: Bize gelen ve tâbi olan kimselerin Allah'tan affını isteyeceğim. Onların nefislerini terbiye ile uğraşacağım, kâmil olmalarını sağlayacağım. Allah'ın izniyle hepsini iman ve edeple süsleyip ateşten kurtaracağım, cennete girmelerine ve cennette yüksek makamlar almalarına vesile olacağım. Hazret sonraşu mânada bir şiir okudu: 'Ey doğru dürüst bir hayır işlememiş ve hayırdan yana iflâs etmiş olan kimse! Halin ne olursa olsun sen yine bize gel, katıl ve razı ol. Biz se nin gibi yüz binlerin işini gördük, yükünü taşıdık, senin de işini görürüz, yükünü taşırız." Fakih Si râceddin (rah) der ki: "Sonra mescide gittik. Ben bu sözleri ve müjdeleri Hz. Mevlânâ'ya tâbi olmuş, terbiye eşiğine baş koymuş müridlerine anlattım; hepsi sevinçlerinden şükür secdesine kapandılar, ağladılar." (Ahnmed Eflâkî, Ariflerin Menkıbeleri, 1/488-489 (istanbul 2001))işte bütün Allah dostları, gavs ve kutub diye bilinen velîlerin görevi budur.Allah için halka hizmet ve himmet.













